"O suyun altındayım."
Nisan ayının son gününde, hafif hafif esen rüzgârın uğultusu, çevredeki
ağaçlardan gelen yaprak hışırtılarına ve yapay göletten gelen ördek seslerine
karışıyordu. Berrak bir maviliğe bürünen gökyüzünde dağınık şekilde gezinen
beyaz bulutlar, Eskişehir’in en büyük parklarından biri sayılan Sazova Bilim Kültür ve Sanat Parkı’na bir kartpostal havası katıyordu.
Golf sahasını andıran yemyeşil bir alanda, çimlerin üzerine sırtüstü uzanıp
başını Yağmur’un bacaklarına yaslayan Barkın, tek kulağına yerleştirdiği
kulaklıkla müzik dinliyor, bir yandan da büyüklü küçüklü mavi kubbeleri olan
masal şatosunu ve şatonun önünde dış çekim fotoğrafları için türlü türlü
pozlar veren gelin ve damat adaylarını izliyordu.
Yağmur’un gözleri ise o esnada, bir gölet üzerine kondurulan devasa korsan
gemisindeydi. Aynı dış çekim manzarası orada da vardı ve güvertedeki heyecanlı
çiftler, acemi fotoğrafçıların Titanic pozu alma çabalarından yakalarını
kurtaramamış görünüyorlardı. Bu görüntü karşısında gülümseyen Yağmur,
“Hayatım, senden tek ricam, dış çekimi lütfen burada yapalım!” dedi.
Kulaklığını çıkarıp arkasına dönen Barkın, gördüğü manzara karşısında ince
bir kahkaha atıp “Tabii!” dedi. “Gördün yaratıcı pozları, hemen çalalım istiyorsun!”
“Anlayamazsın! O geminin dalgaları köpürtüşünü… Denizde gidişini…”
Tekrar başını yaslayan Barkın, “Tamam, tamam, dalga geçmeyelim, ayıp!”
dedi. “N’apsın garipler, Eskişehir’de dış çekim yapılacak başka yer mi var?”
“Sorun yer değil ki, hayatım. Bile bile klişeye kurban veriyorlar
kendilerini. Oysa birçok poz verme şekli var. Bir gemi görünce akıllarına
neden hemen Titanic gelir, hiç anlamış değilim.”
“Haklısın. Gemi görünce benim aklıma N’abıcaz be Kâmil!’ geliyor mesela.”
“Aa, süper fikir! Sen İdris olursun, ben Kâmil, o pozu veririz!”
“Şaka bir yana da güzelim, biz nasıl yaparız bu işleri, hiç beceremem ben,
poz kesmeyi falan.”
İki parmağıyla Barkın’ın burnunu tamamen kapatıp sıkan Yağmur, “İşte,
böyle!” dedi.
Barkın, başını savuşturup burnunu kaçırdı: “Yook! Hiç o konuyu açma
güzelim, ben yapamam onu!”
“Yaparsın, yiğidim, yaparsın!”
Yerinden doğrulan Barkın, yüzüne yalvaran bir şirinlik taktı: “Güzel
sevgilim, ben daha doğru düzgün yüzme bile bilmiyorum, suyun altında hayatta
üç saniyeden fazla kalamam.”
Barkın’ı omzundan çekip tekrar bacaklarına yatıran Yağmur, “Ben sana
öğretirim, sen askere git gel, daha var zamanımız,” dedi. Sonra da “Bak şimdi
hayatım, kapatalım gözlerimizi!” deyip elleriyle Barkın’ın gözlerini kapattı.
“…Yemyeşil çimler üzerinde, bembeyaz gelinliğimin, bordo-siyah smokininle
bütünleştiği anı düşün. Tam o sırada Nilüfer’in ‘Ta Uzak Yollardan’ parçası
çalmaya başlıyor. Etrafa rengarenk çiçekler serilmiş, biz de ortasında dans
etmeye başlıyoruz. Herkes bizi hayran hayran izliyor. Beyaz masa örtülerinin
üzerinde renkli mevsim çiçekleri, beyaz mumlu şamdanlar…”
“Babaanne çantaları, yarım kolalar, pasta kırıntıları…”
Barkın’ın alnında bir tokat patladı.
“Hayatıım! Onları görmeyiver şimdilik!”
“Evet, şamdanlar diyorduk?”
Yağmur, devam etti: “…Ağaçlarda renkli ampuller… Sandalyelerde de pembe
kurdeleler... Oyun bozanlık yok bak, pembe diye anlaştık!”
Barkın, gülümsedi: “İtiraz edecek durumda değilim şu an.”
“Sonra, nikahı da orada yaparız. Ne o öyle, iki ay önceden yapıyorlar;
herkes görsün istiyorum sana ‘evet’ dediğimi.”
“Hiç! Görsün tabii herkes…”
Yağmur, heyecanla araya girdi: “Aa dur! Girişi unuttuk. Girişte hareketli
bir parça çalması lazım, böyle hoppidi hoppidi girmemiz lazım.”
“Hoppidi mi?”
“Tabii, hoppidi önemli. Ben istemem öyle kraliyet düğünü gibi… cenaze
marşında yürüyorlar sanki!”
“Mesaj veriyorlar işte, öldük bittik hesabı.”
“Ya hayatıım!”
“Tamam, tamam. Hoppidi diyorduk?”
Gülümseyen Yağmur, Barkın’ın yanaklarını sıktı, sonra da eğilip kocaman bir
öpücük bıraktı. Barkın, tek gözünü açıp sırıtırken Yağmur, elleriyle tekrar
kapattı: “Açma gözlerini, daha bitirmedim. Sonra… Her şey bitmiş, hooop
neredeyiz? Tabii ki Antalya’dayız! Evimiz merkezdeymiş, hani her yere kolaylıkla
gidelim diye öyle seçmişiz. Bir uçta Lara, diğer uçta Konyaaltı… ortada
Kaleiçi, falez parkı, Işıklar...” Sonra tek elini Barkın’ın saçlarında gezdirip
sesini, şirin bir tona çevirdi. “Şimdi… Tüm bu güzellikleri yaşamak için,
benimle o suyun altına girmez misin yani?”
Gözleri kapalı halde gülümseyen Barkın, Yağmur’un elini kaldırmasıyla
gözlerini açtı.
…ve o an, gülümsemesi birden kayboldu.
Berrak mavilik, beyaz bulutlar ve şato, tamamen yok olmuş; etraf, karanlığa
gömülmüştü. Karşısındaki görüntüde, simsiyah metal bir zemin, tozlu ayak izleri
görüyordu.
İntikal'den.. / Dorlion Yayınları, b.54, syf. 261
}{
Yazarın güncel notu: "O suyun altındayım."
27.03.2022



Yorumlar
Yorum Gönder