Zehirli Çorba

...

Gülüşmeler devam ederken, bankın kenarına çektiği sandalyede elindeki karton bardağı bükmekle meşgul olan bir asker sessizce oturuyordu.

Sohbete katılmayı pek tercih etmeyen o askere dönen Barkın, uzaktan eliyle asker selamı verip seslendi: “Sana da selam hacı.”

“Aleyküm selam!”

Ciddi bir ses tonuyla gelen bu yanıtı, selam verme şekli konusunda bir düzeltme uyarısı olarak gören Barkın, biraz bozulmuş olsa da durumu önemsemediğini gösterir gibi gülümsedi: “İsmin nedir muhterem? Nerelisin?”

“İzmit.”

Kısa süren sessizlikte Barkın, mecburen araya girdi: “İsmin?”

“Bayram.”

Bayram’ın verdiği düz ve keskin yanıtlardan konuşmaya niyetinin olmadığını anlayan Barkın, sohbeti uzatmak istemedi: “Eyvallah Bayram, memnun oldum.”

Ege, tekrar sessizleşen ortamda durumun izahı için araya girmek zorunda kaldı: “Üzerine alınma Barkın. Bayram, sen gelmeden önce de sessizdi böyle.” Ve sonra Bayram’a döndü: “Yaklaşsana oğlum biraz yanımıza. Anladık muhabbete katılmıyorsun, ama bari bizden rahatsız oluyor gibi davranma.”

Sandalyesini düzelterek masaya biraz daha yaklaşan Bayram, mahcup bir ifadeyle, “Kusura bakmayın arkadaşlar,” dedi. "Ben böyle ortamlara hemen adapte olamıyorum.”

Önündeki bisküvi paketini Bayram’a yaklaştıran Türkcan Hoca, “Ortam olup da kızlarla mekânda oturmuyoruz dostum,” dedi. “Rahat ol, erkek erkeğe asker muhabbeti işte.”

“Haklısın Hocam, ama alışık olmadığımdan işte…”

Barkın, gözlerini kısarak bir şey düşünüyor gibi kısa bir süre Bayram’ı izledi ve araya girdi: “Yanlış anlamazsan sana bir şey soracağım.”

“Buyur kardeş, sor.”

“Kayıt esnasında birisi vardı, böyle takkeli, bıyıksız, göğsüne kadar sakallı. O sen miydin?”

Bayram, bu garip tepkiye anlam vermeye çalışarak, “Yani, başkası var mıydı öyle bilmiyorum… ama benimdir muhtemelen.” diye cevapladı.

“Tamamdır. Sakalsız görünce tanıyamadım seni, şimdi oldu. Yanlış anlamanı istemem ama seni çok merak etmiştim.”

Bayram, tepki vermeden meraklı gözlerle Barkın’ın devam etmesini bekledi.

“…yani, herkes tıraşlı gelmişti buraya. Sadece sen sakallıydın. İçimden dedim ki, acaba kesmemek üzerine bir talepte mi bulunacak?”

Bayram, ilk kez gülümsedi: “Öyle bir şansımız yokmuş.”

Barkın şaşıran gözlerle duraksadı: “Nasıl yani? Sordun mu sen bunu gerçekten?”

“Açıkçası alacağım cevabı biliyordum. Ancak yine de şansımı denemek istedim. Sonuçta sakallı da asker olunur, neden kestiğimizi hâlâ anlamıyorum.”

Masadakiler, garip bakışlarla acaba şaka mı yapıyor, diye düşünürken, Bayram devam etti: “Beni sakın yanlış anlamayın. Burada size vaaz vermek gibi bir niyetim yok. Ancak ben, inancıma ters geldiği için sakalımı kesmek istemiyordum. Biliyorsunuz ki bu Peygamber efendimizin hem fiili hem de kavli bir sünneti. Ehl-i sünnet olarak bu sünneti işlediğimizde hem bir âdeti ibadete çevirmiş oluyoruz, hem de sevap kazanıyoruz.”

Bayram, aslen İzmitliydi. Ancak babasının işinden dolayı İstanbul Fatih’te doğduğu için çocukluğundan beri orada yaşıyordu. Dindar-muhafazakâr bir aile ortamında büyümüş, eğitim hayatı boyunca imamhatip okullarında okumuş; temiz, ahlaklı ve dinibütün bir gençti. 

Türkcan Hoca, anlayış gösterir gibi başını salladı: “Seni anlıyorum. İnancının gerekliliklerini yerine getirmeye çalışıyorsun, bu güzel bir şey. Ancak buradaki sakal kesme mevzusu biraz farklı sanki. Yani amaç, yüksek ihtimalle hijyen ve disiplinle alakalı. En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum.”

“Ama hocam, sonuçta çoğu operasyonlarda askerlerin saç sakal kesme şansları olmuyor ve en sağlıksız koşullar dağlarda. İşte biti, piresi… Onlara sakal kesin denmiyor…”

Türkcan Hoca, Bayram’ın söyledikleriyle çeliştiğini fark edince gülümsedi: “O durum mecburiyetten. Dağda tıraş olma şansları yok, operasyondasın sonuçta. Ve ayrıca kendin söylüyorsun işte, dağlarda bitlenme riski var. Bu yüzden de operasyon dönüşü ilk işleri tıraş olmak zaten. Yoksa düşünsene koğuşun durumunu.”

“Haklısın hocam da benim anlatmak istediğim aslında bu değil, zorunluluk durumuydu. Operasyon dönüşü zorunlu olsun, ama şu an mesela, burada neden zorunlu?”

“Sana, ‘askeriyede mantık arama’ gibi bir klişeyle cevap verirdim, ama bunu yapmayacağım, belli ki önemsediğin bir konu. Burası askeriye, tek tip olmak birçok açıdan önemli. Yani burada üstlük astlık sadece rütbeye göre belirleniyor. Onun dışında kimsenin herhangi bir ayrıcalığı ya da üstünlüğü yok. Bu da takdir edersin ki, ancak tek tip olmakla mümkün. Herkes bu yüzden aynı kıyafetleri giyiyor, aynı model saç tıraşı oluyor… Diğer türlü düşünsene, nasıl bir görüntü olurdu? Herkes kafasına göre takılsaydı… Disiplin diye bir şey olmazdı bir kere.”

Masanın diğer köşesinde sessizce konuşmaları dinleyen Volkan, Bayram’a dönerek, “Az önce sevapla ilgili bir şey söyledin. Sakal bırakmak sevap mı kazandırıyormuş?” diye sordu.

Bayram, sorudaki imayı sezmişti: “Peygamber Efendimizin bir sünneti bu. Ümmetine sakal bırakmayı emretmiştir. Bununla ilgili birçok hadis var. Bu sünneti uygulayan da elbette bir sevap kazanacaktır Allah katında.”

“E şu an kestin ama sakallarını. Bizler de kestik. Günaha mı girdik şimdi hepimiz?

“Günah olduğuyla ilgili bir şey söylemedim. Sadece sünneti uyguladığımızda bir sevap kazanacağımızdan bahsettim. Bunu da kendim söylemiyorum, hadislerden öğrendiğimiz kadarıyla söylüyorum.”

Volkan, yanlış anlaşıldığını düşünerek düzeltmek istedi: “Ben sadece merak ettiğim için sormuştum, sana muhalefet ettiğimi düşünme lütfen. Ama yine de verdiğin cevapta hadisleri kaynak gösterdin. Ama sevap konusu daha hassas bir konu değil mi?”

Bayram, göz kapaklarını titreterek ve küçümseyici bir üslupla “Hassas derken kardeşim?” diye sordu.

“Yani bir hadis buna karar verebilir mi, diye soruyorum. Kuran dışında bir kaynak ne de olsa.”

“Hadisten ne anladığına bağlı. Ve ayrıca hadisler deyip geçme, onlar da dinimizin bazı kurallarının bize kadar aktarılmasında fayda sağlamıştır. Sünnete uymak, İslâmiyet'i daha doğru anlamanın, daha doğru yaşamanın bir yoludur.”

Barkın, bu diyalogu dinlerken araya girmek istese de Bayram’ın düşüncelerine muhalefet edeceğini hissetti ve vazgeçti. Ancak aklındaki o soruyu sormadan da rahat edemeyecekti: “Peki Bayram, anladığım kadarıyla dindar birisin ve hayatını bu şekilde yaşıyorsun. Ancak hadislere olan bu tavrın, yani doğruluğu kesinmiş gibi konuşman, biraz sakıncalı değil mi?”

“Sakıncadan kastın nedir?”

“Doğruluklarıyla ilgili kesin bir hükme varamamamız yani… Ben öyle hadisler biliyorum ki, İslam’la pek bağdaştırılacak türden değiller.”

“Elbette hepsi doğru diye bir şey söyleyemeyiz, ben sahih hadislerden bahsediyorum. Sahih hadisin ne olduğunu biliyorsun umarım?”

Barkın, dudak kenarından gülümsedi: “Biliyorum kardeşim, sahih, zayıf, meşhur, mevzu, mütevatir… Çoğunu yakından tanıyorum. Bir dönem bu konuda uzun bir çalışma yapmıştım.”

Bayram, karşısındakini küçümser bir ifadeyle sorduğu sorudan sonra yüzüne mahcup bir ifade taktı: “Kusura bakma kardeşim. Yani, genelde pek önem verilmez bu konulara, kestirip atarlar, o yüzden şaşırdım biraz.”

“Sorun değil. Anlıyorum ne demek istediğini, haklısın o konuda.”

“Çalışma yaptım dedin. Bölümün neydi senin?”

“Tarih okudum ama çalışma okulla alakalı değildi. Bireysel bir çalışma diyelim. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlama çabası. Biraz da merak tabii.”

“Vakit bulduğumuzda tartışmak isterim.”

“Tabii memnun olurum, burada vakitten bol ne var…”

“Tartışmak deyince de öyle olumsuz manada söylemedim, yanlış anlama. Bilgileri tartmak manasında... Bu da bir paylaşımdır neticede, bilmediklerini öğrenir insan.”

“Estağfurullah, senin bilgi birikimin benden daha iyi durumdadır. Benimki sadece teorik bir çalışmaydı, sen pratiğini uyguluyorsun. E bunu da iyi araştırmış olmasan, bu şekilde yaşamazsın sanırım.”

Bayram bu sözlerde ince bir ima sezmiş olsa da karşısındaki askerin kötü niyetli olmadığını anlayabiliyordu. Din konusunun uzayacağını düşünen Ege, “Beyler, herkesin dini kendine, hadi kantine geçelim de biraz haber izleyelim,” diyerek araya girdi. “Geldiğimizden beri hiçbir şeyden haberimiz yok.”

...

“Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun.

Yıktın da din-i mübini yeni bir din kurdun.”

Mehmet Akif Ersoy

bir ay sonra. 

Koğuş binasının karşı çaprazında bulunan geniş bahçeli kantin, klasik askerî kantinlerin aksine, üçüncü sınıf bir kafe görüntüsüne sahipti. Kalın gövdeli ardıçların aralarına sıralanan beton masalar, her ne kadar ilk bakışta küçük bir teneşir taşını andırsa da etrafındaki bank tipi üç kişilik beton oturaklarla bahçeye antik bir hava katıyordu. Akşam saatlerinde, genellikle bu masalarda oturup sohbet etmeyi tercih eden askerler, bazen de kantinin salon kısmında vakit geçiriyordu.

Yat içtimasından sonra tekrar kalabalıklaşmaya başlayan kantinde, tank, TOW ve tugay karargâh askerleri bahçedeki bütün masaları işgal ederken, kantinin salon kısmı daha sakin görünüyordu. İçtima sonrası koğuşta sıkılan Barkın ve Eser, kantine geldikten sonra bu sakinliği fırsat bilerek televizyonun karşısındaki masaya oturdular.

Televizyonda bir siyaset programı açıktı. Eser, kantinden çay almaya gittiği sırada Barkın, kumandadan televizyonun sesini açtı.

Birkaç gazeteci ve milletvekillinin katıldığı programda, son dönemdeki siyasî ve askerî gelişmeler konuşuluyordu. Ekrandaki alt metinde ise büyük puntolarla -FETÖ’YE YAŞ’TA DARBE- başlığı yazılıydı.

Moderatör Beril Çınar, paralel devlet yapılanmasıyla ilgili önemli sayılabilecek bir haberi ekrana getirdikten sonra konuklar arasında oturan gazeteci Kadir Servet’e döndü:

“Sayın Servet, görüntüleri izledik. Özetlemek gerekirse İzmir’deki askeri casusluk davasının soruşturmasında, bazı amiral ve binbaşılar hakkında usulsüzlük yaptıklarına dair iddialar var. Ve bu askerlerle ilgili de geçtiğimiz günlerde İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gözaltı kararı çıkarılmıştı. Ancak bu gelişmeler ışığında, Medya Manşet isimli internet sitesindeki yazınızda, dikkatlerin Yüksek Askeri Şûra’ya çekilmesi gerektiğini yazdınız. Yazınızı henüz okumamış izleyicilerimiz için, genel anlamda sormak istiyorum; bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Elindeki notları son kez gözden geçiren deneyimli gazeteci, tekrar moderatöre döndü:

“Şimdi Sayın Çınar, öncelikle operasyon talimatını veren İzmir Cumhuriyet başsavcı vekili Okan Bato’yu tebrik etmek istiyorum. Gerçekten çok önemli ve ciddi bir operasyon söz konusu. Çünkü bu olaya, sıradan bir FETÖ operasyonu olarak bakmak yanlış olur. Haklarında gözaltı ve tutuklama kararı çıkarılan bu isimler, aslında bu yapının en kilit noktalarında yer alıyor.”

“Biraz açar mısınız Sayın Servet?”

“Tabii. Aslında bu edindiğimiz yeni bir bilgi değil. Şahısların kim olduklarını bilmesek de bu yapının, vaktiyle şantaj, sahte delil üretme, kumpas gibi çeşitli müdahalelerle birçok masum subayın terfilerini engelleyip ordudan tasfiye edilmesine sebep olduğu; cemaate, yani şimdiki adıyla Fetö’ye mensup olan isimlerin ise terfi edilmesinin sağlandığı, son dönemdeki gelişmelerde ortaya çıkan bir gerçek.”

“Son aşamada da bu şahısların kim oldukları ortaya çıkınca haklarında gözaltı kararı çıkarıldı…”

“Evet. Şimdi daha geniş açıdan bakalım duruma. Yapı içerisinde böylesine önemli bir konumdayken ve TSK içinde de görevlerine devam ettikleri süreyi göz önüne aldığımızda, aradan geçen zamanda yaptıklarını ve bu operasyon olmasaydı ileride yapacakları hamleleri tahmin etmek zor olmuyor.”

“Bu operasyon yapılmasaydı bir sonraki YAŞ’a da müdahaleleri olabileceğini mi düşünüyorsunuz?”

“Gayet tabii! Yıllardır yaptıkları iş de bu değil miydi? Zaten operasyon başlar başlamaz iki amiral ve üç binbaşının aynı anda sağlık raporu alıp kaçması da örgütsel tavır sergiledikleri tezini doğruluyor.”

“Peki, yazınıza bir beşli toplantıdan söz etmiştiniz. Gerçekten böyle toplantıların yapıldığını düşünüyor musunuz?”

“Şimdiye kadar yapılan soruşturmalara ve sanıkların ifadelerine bakılırsa Fethullah Gülen, örgütün en üst kademesinde yer alan beş kişiyle kritik toplantılar yaptığı ve bu toplantılarda ordu içerisindeki tasfiyelerin, terfilerin konuşulduğu aşikâr. Gazeteci Toros hakkında çıkan gözaltı kararı da bu işleri organize etmesiyle alakalı zaten. Kendisinin Kara Harp Okulu imamı olduğu ortaya çıktı biliyorsunuz. Bu sebeple bu son gelişmelerden sonra birkaç hafta sonra yapılacak olan YAŞ’ta, vaktiyle şüphe çekici şekilde terfi edilen birçok Fetöcü subayın görevden uzaklaştırılacağını düşünüyorum.”

“Peki Sayın Servet, değerli yorumlarınız için teşekkür ediyorum. Ancak konuklarıma söz vermeden önce son olarak size şunu sormak istiyorum: 2016 yılındayız ve son üç yılda birçok büyük operasyon yapıldı. Ancak her gün bir başka kritik gelişmeyle karşılaşıyoruz. Sizce bu operasyonlar ne zamana kadar devam edecek?”

Deneyimli gazeteci, bu soruyla birlikte stüdyodaki diğer konuklara sakince dönerek, manalı bir bakış attı:

“Bu soruya yanıt verebilecek var mı?”

 Konunun uzayacağını düşünerek kanalı değiştirmek için kumandaya uzanan Eser, Barkın’ın “Bir sigara mı içsek?” sorusundan sonra kumandayı yan sandalyeye bıraktı ve birlikte bahçeye geçtiler.

Kantine geldiği andan itibaren kademe askerleri ve Sökeli askerlerin durumunu düşünen Eser, sigarasını içtikten sonra durumu kontrol etmek için koğuşa geçerken, Barkın da bahçedeki bir bankta yalnız başına oturan Bayram’ı fark etti. TOW bölüğüne geçtiğinden beri Bayram’ı sadece bir iki defa yemekte ve bir kez de cuma namazında gören Barkın, böyle bir tesadüften memnun olmuş bir ifadeyle arkadaşına yaklaştı ve selam verdikten sonra masaya oturdu.

Bayram, askerden önceki hayatında genellikle sessizliği ve yalnızlığı tercih eden bir gençti. İstanbul’da, mensubu olduğu dinî topluluktaki arkadaşları dışında pek fazla arkadaşı yoktu. Zaten istese de arkadaş edinmeyi başaracak cesareti kendinde göremiyordu. Her ne kadar askerî ortamlar böyle durumlar için iyi bir fırsat sayılsa da o, belli ki acemi birliğinde yakındığı yeni ortamlara adapte olamama durumunu hâlâ atlatabilmiş değildi. Ya da belki de bu durumu tam atlatmak üzereyken başka bir bölüğe gönderilip halîhazırda alışmaya başladığı ortamdan kopması, onun tekrar yalnızlaşmasına sebep olmuştu. Bu sebeple yeni bölüğe geçmek zorunda kaldığı günden beri bazı günler kütüphaneye uğrayıp Türkcan Hoca’dan aldığı kitapları okur, bazen de kantinin uzak köşelerinde tek başına oturup saatlerce düşüncelere dalardı. Yine böyle bir yalnızlık anında Barkın’ın, bir anda yanına gelip kendisine ilgi göstermesi, yüzünde mutlu bir ifade oluşmasını sağlamıştı.

İki arkadaş, bu güzel tesadüften sonra yazıhanedeki durumları, Bayram’ın yeni bölüğünde günlerinin nasıl geçtiğini ve birlikte katılacakları intikalle ilgili konuştuktan sonra Barkın, aklına bir detay gelmiş gibi duraksayıp “Bu arada, o gün çıkışta yanına gelmek istemiştim,” dedi. Bayram’ın, bahsettiği günü hatırlayamadığını bakışlarından anlayınca da devam etti. “…Geçen cuma diyorum, namazdan sonra. Ancak kayboldun bir anda.”

“Öyle mi? Fark etmedim kardeşim, kusuruma bakma. Hayırdır, önemli bir konu muydu?”

“Aslında vaaz sırasında aklıma gelmiştin. Çıkışta da seni görünce karşılaşmamızın isabet olduğunu düşündüm, ancak o karışıklıkta kaybettim seni. Sonra da aramak için fırsat bulamadım, malum yazıhane işleri. Konu da vaazda geçen bir hadisle alakalıydı.” Sonra da sanki bir imada bulunmuş gibi olduğunu hissedince gülümsedi. “Hadis deyince aklıma ilk senin gelmen garip olmuş, söyleyince fark ettim. Kusura bakma.”

“Estağfurullah. Allah razı olsun diyebilirim buna ancak. Hem zaten acemi birliğinde sohbetimiz yarım kalmıştı, bu da vesile olacaktı belki de. Konu neydi, anımsamaya çalışıyorum ne olabilir diye, bulamadım. Hutbede mi söylemişti?”

“Yok hayır, namaz öncesi kayıttan dinletilen vaaz sırasında duymuştum. Hatırladığım kadarıyla “Sizi, ‘Biz Kur’an’da ne bulursak ona uyarız, hadis tanımayız, derken bulmayayım’ diyordu.” Sonra da çevreyi kontrol ederek cebinden telefonunu çıkardı. “Çok kısa bekleteceğim, sayfayı kaydetmiştim.”

Bayram, başını sallarken “Hatırladım, tamamdır,” dedi. “Hatta yanılmıyorsam bu hadis birkaç ay önce Cuma hutbesinde de geçmişti. O dönem çok tartışıldığı için hatırlıyorum. Ebu Rafi ve Mikdam’dan rivayet edilen bir hadistir, Tirmizi’de geçer.”

Telefonundan başını kaldırmadan “Evet, seni bulamayınca merak edip incelemiştim internette,” dedi ve sayfa açılınca tamamını okumaya başladı. “Sakın sizden birinizi, emrettiğim veya yasakladığım bir konu kendisine iletildiğinde cahilce, ‘Biz Allah’ın Kitabı’nda ne bulursak ona uyarız; hadis tanımayız,’ derken bulmayayım!”

“Evet, tam olarak böyle.”

“Bunu araştırırken, bahsettiğin tartışmalara da denk geldim. Erike hadis diyenler de ve hasen hadis diyen de. Açıkçası ilgimi çeken kısım bu konular değildi, ben duruma biraz farklı bir açıdan bakmıştım.”

“İstersen açıklayabilirim, ama gerek duymuyorsun sanırım?”

“Aslında gerek duymamak değil. Erike de olsa hasen de olsa sonuçta bir hadis olduğu kabul ediliyor. Benim dikkatimi çeken konu; bütün hadislerin ya da bütün demeyelim, doğruluğu kabul görmüş hadislerin, yine bir başka hadisle koruma altına alınmaya çalışılma durumuydu.”

Bayram, bir süre düşündükten sonra şüpheci gözlerle, “Yani, hadislerin kaynağındaki zayıflıktan mı bahsediyorsun?” diye sordu.

“O zaten asırlardır tartışılan bir mevzu. Anlatmak istediğim başka bir şey. Şöyle düşün. Kur’an-ı Kerim’in korunduğu konusunda tüm Müslümanlar hemfikir değil mi?”

“Yani, şüphesiz.”

“Ancak hadisler için aynı durum söz konusu değil. Korunma durumları zayıf, doğru mu? Yani ilk hadis kitabının Peygamber'in ölümünden iki asır sonra yazıldığını düşünürsek, ‘Kur’an-ı Kerim gibi yüzde yüz inanmalıyız, doğrudur’ diyebilir miyiz?”

“Yüzde yüz demek zor, ama hadis olmadan da dini anlamak mümkün olmaz. Hem mevzu ve zayıf hadislere bakıp sahih hadisleri de inkâr etmek doğru bir yaklaşım değil. Hepsini bir tutmayalım. Kaldı ki öyle kitaplarda olduğu gibi binlerce değil, yüz binlerce hadis var. Mesela Buhari, kitabındaki hadisleri altı yüz bin hadis arasından seçtiği söylenir. Kitaplarında yer alan beş bin civarı hadis, bu hadislerin bir elekten geçirilip ravileri ne kadar güvenilir olursa olsun, farklı rivayet zincirleriyle desteklenen ve hadis olabilme şartı taşıyanlar arasından seçilmiştir.”

“Aslında aynı şeyi söylüyoruz. Bu kesinlik mevzusunu da şu yüzden sordum; eğer, az önce bahsi geçen hadis, bir hadis değil de Kur’an’da geçen bir ayet olsaydı, tamamdı. Yani, Kur’an’da eğer, ‘Biz Allah’ın Kitabı’nda ne bulursak ona uyarız demeyin; hadisleri de tanıyın’ gibi bir ayet yer almış olsaydı hadisleri Kur’an’la koruma altına alabilirdik ve bir garanti sağlanırdı. Kaldı ki bu, Allah’ın buyruğu olurdu. Ancak doğruluğu kesin olmayan hadisleri, doğruluğu kesin olmayan bir başka hadisle korumaya almak ya da almaya çalışmak… Bu mantıklı mı sence?”

Bir süre sessiz kalan Bayram, aslında bu konuyu birçok hadisle açıklayabileceğini düşünüyordu. O yaşa kadar aldığı dersler, bu sorulara verilebilecek cevapları öğrenmesine yetecek seviyedeydi. Ancak bunu yaparsa son cümledekine benzer bir durum ortaya çıkacağını biliyordu. Ayrıca karşısında duran arkadaşının niyetinin, onunla fikir yarıştırmak ya da münakaşa etmek olmadığının farkındaydı. Sadece fikrini sunmuştu ve belli ki kendisinin de fikrini merak edip bu saatte karşısına geçip kendisiyle sohbet etme zahmetine girmişti: “Anlıyorum ne demek istediğini. Ancak Peygamberimizin konuşmalarını, olaylara tepkilerini, davranışlarının bütününü bizlere ulaştıran da hadislerdir ve dinimizin ayrıntılarını bu hadislerden öğrenmekteyiz. Zira Kur’an, bir Müslüman’ın anlayabileceği düzeyde yeterli ayrıntıya sahip olmadığı için izahı, Peygamberimize, yani onun hadislerine bırakmıştır. Müslüman olarak hadisleri sahiplenmemiz bir anlamda Kur’an’ımızın anlaşılmasını, uygulanmasını kolaylaştırma demektir. Hadisler olmadan ele alınan bir Kur’an, onu ele alanın beynine göre şekillendirilmiş Kur’an’dır.”

Bayram’ı dinlemeye devam ederken bir yandan da telefonundan bir şeyler bulmaya çalışan Barkın, başını kaldırıp “Bu senin şahsi fikrin sanırım?” dedi. “Çünkü Kur’an’ın birçok yerinde Kur’an’ın apaçık ve anlaşılır şekilde, eksiksiz gönderildiği geçiyor. ‘Kitapta hiçbir şeyi ihmal etmedik’ ve ‘Biz sana her şeyi apaçık beyan eden kitabı indirdik’ diyen ayetler var.”

“Doğrudur, var. Ancak kitabın geneline bakarsak, ayetlerde neyin kast edildiği açık değildir. Zira insanların aklı havsalası hepsini anlamaya yetmez. Tefsir kitaplarında ve hadis kitaplarında çoğunun açıklaması var.”

“‘Apaçık’ demiş olsa bile mi?”

“Yani anlatmak istediğim, hadisleri sahiplenme bir anlamda Kur’an’da emredilenlerin uygulanmasını kolaylaştırmayı sağlar. Yoksa hadisler olmadan Kur’an, okuyanın anladığına göre şekillenir ve bu, kişiyi yanlış yola sevk eder. Ayrıca hadisleri inkâr etmenin dinden çıkmaya sebep olacağını unutmayalım. Bunlar Rasulullah'ın sözleri sonuçta.”

“Dinden çıkmak? Ben Kur’an’ın hiçbir yerinde hadisleri inkâr etmenin dinden çıkmaya sebep olacağını okumadım. Bunu Allah bile söylemiyorken, Peygamberimiz nasıl söylesin ki? Kaldı ki, Kur’an’da ‘Allah’tan ve ayetlerinden sonra hangi hadise inanıyorlar?’ yazar, Casiye suresi, açıp okuyabilirim istersen? Kusura bakma ama bu konuda seninle aynı fikirde değilim kardeşim. Hatta tam aksini düşünüyorum. Kur’an’ın kimseyi yanlış yola sevk ettiğini de görmedim açıkçası. Ama hadislere göre hayatını dizayn edenlerin çok yanlış yolda olduklarını görmek zor değil. Bunu da şu an Fethullahçı'lara bakıp çok net görebiliyoruz.”

“Ha şu mesele… Sen bu yüzden mi karşı çıkıyorsun hadislere?”

Telefonu masaya bırakıp oturduğu yerde biraz doğrulan Barkın, “Öncelikle şu konuda anlaşalım,” dedi. “Hadislerin doğruluğunu sorgulamak hadislere karşı çıkmak değil, aksine Peygamberimizi iftiralardan korumaya çalışmak, O’nun adına konuşan insanlara karşı önlem almaktır bana göre. Elbette Peygamberimizin kendisi gibi sözleri de değerlidir, uymak gerekir, buna lafım yok. Ancak o sözlerin gerçekten Peygamberimizin sözleri olup olmadığı şeffaf değilken her hadise inanmak, hadisleri dinin kaynağı gibi göstermek, art niyetli olan insanlara zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramaz bence. Olan senin tertemiz inancına olur.” Sonra da telefonuna uzanıp az önce bulduğu hadisi açıp, “Şimdi sana bir şey okuyacağım, söylediklerimi daha iyi anlayacağını düşünüyorum. İyi dinle lütfen,” dedi. “‘İnsan günaha bir dakika bile hayat hakkı tanımamalı, kaydığı noktadan, düştüğü çukurdan bir an evvel kurtulmaya bakmalıdır.’ Sonuna da ‘Hadis-i Şerif’ yazılmış. Bir fikrin var mı bu konuda?”

“Bir sakınca görmedim okuduğun hadiste. Seni rahatsız eden nedir?”

Barkın, dudak ısırıp başını sallarken, “Ah Bayram ah!” dedi.

Barkın’ın, binlerce hadis arasından bu hadisi neden seçtiğini anlamaya çalışan Bayram, genelde böyle konular konuşulurken hadislere karşı çıkan kişilerden; Müslim’in, ‘Fare, aslında Yahudi’dir, bu yüzden deve sütü içmez’ ya da İbn-i Kesir’in, ‘Dünya balığın üzerindedir. Balık başını sallayınca Dünya’da depremler olur’ türü hadisleri duyduğu için garipsedi: “Samimiyetimle soruyorum, bu hadisteki sakınca nedir?”

“Sakıncası nedir biliyor musun? Bunun bir hadis dahi olmadığı. Sonuna her ‘Hadis-i Şerif’ yazılan hadis kabul edildiği için bu ayrıntıya bakma gereği bile duymadın muhtemelen. Ama bu, vaktiyle Zaman gazetesinin internet giriş sayfasında yazan bir hadis. ‘Günün Hadisi’ başlığında paylaşılmış.”

“Kardeşim, şunu belirtmeliyim ki, biz, yani mensubu olduğum cemaat, Fethullah’ı sevmeyiz, hiçbir alakamız da yoktur. Ancak zayıf hadis kullandı diye de onu suçlamak doğru mu? Duyulmamış olabilir sonuçta, dedim ya yüz binlerce hadis var.”

“Peki sana, bu sözün 2008 tarihinde Fethullah’ın ‘Hakikat Damlaları’ yazılarının yetmiş üçüncü bölümünde yazılmış olduğunu söylesem?”

Bakışları değişen Bayram, “Gerçek mi bu?” diye sordu. “Yani kendi söylediği sözü hadis-i şerif diye mi paylaşmış?”

“Neden şaşırıyorsun ki buna? Zaten bu adamların yaptığı şey bu değil miydi yıllardır? Seni tenzih ederim, ancak vaktiyle o adama hoca efendi diyenler, bu yazıyı 2008 yılında o sitede görmüş olsa şu an senin verdiğin tepkiyi vermeyecek, ‘Güzel hadismiş!’ deyip sayfalarında paylaşacaklardı. Hatta açıp baksak yapmış bile olabilirler.”

“Tamam haklısın belki, ama yine de hadislerin durumunu konuşurken bu adamların yaptıklarını baz almak doğru mu sence?”

“Bayram hâlâ anlamamakta ısrar ediyorsun. Doğru ya da yanlış, konumuz bu değil. Şunu anlamanı istiyorum. Kendini bir anlığına Feto’nun yerine koy ve düşün. İnsanları etrafına toplaman gerekiyor ve bunu öyle bir yapmalısın ki, senin her dediğine inansınlar, söylediklerinden zerre şüphe duymasınlar. Bunu nasıl yaparsın?”

Gözlerini masada gezdiren Bayram, “Bilmem, nasıl?” dedi.

“Doğruyu söyleyerek.”

“Feto’nun her lafı doğru mu diyorsun yani?”

Barkın küçük bir kahkaha atıp “Ben mi?” dedi. “Aşk olsun, o kadar dil döktük, bunu mu anladın bir saattir?”

“E ne o zaman?”

“Birine güven vermenin yolu dürüst olmaktan geçmez mi? En başta öyle dürüst davranırsın ki, küçük de olsa bir tane bile yalan söylemezsin. Ta ki o insan sana tamamen güvenene kadar. Sonra istersen dünyanın en büyük yalanını söylemiş ol, fark etmez. O insan kendi kulağından, kendi aklından şüphe eder, yine de sana inanır. Şimdi bu Feto ve türevleri olan adamlar da aynı yolu izlemiş yıllarca. Baştan güzel lokmayı vermişler, millet de afiyetle yemiş. Sonrasında çürük lokma bile verse ‘ağzımın tadı bozuk herhalde’ deyip ne lokmayı verene ne de lokmaya laf etmiş. Böyle böyle de sağlamış güven olayını… Yani, başta hadislerin doğrularını seçip kendi yerini sağlamlaştırmış, ilmiyle irfanıyla herkesi etrafına toplamış, sonra da kendi amacına hizmet edecek şekilde dizayn etmiş durumu. Kafasına göre hadisler uydurmuş. Uydururken de yine güzel ve zararsız olanlarla başlamış. Ardında da döşemiş ne kadar amacına uyacak mevzu hadis, zayıf hadis varsa… Hatta hadis olmayanları bile kullanmış. Ne de olsa sorgulayan yok, adam güvenilir…

Şimdi sana müsaadenle bu hadis mevzusunu neden bu kadar önemsediğimi anlatmak istiyorum. Lütfen herhangi bir algıya kapılmadan ya da kafanda yorumlamadan söylediklerimi anlamaya çalış. Sonra yine bildiğini yaparsın. Amacım, sana sebep olduğu tehlikeyi gösterebilmek. Karşımda Feyyaz ya da Ege olsaydı emin ol bunların hiçbirini anlatmazdım, onların hayata bakışı belli. Ama senin durumun farklı. Ayrıca, baştan söyleyeyim, sana akıl vermek, ahkam kesmek gibi bir niyetim yok, ki haddime de değil böyle bir şey.”

“Estağfurullah, az çok tanıyorum seni, anlıyorum çabanı. Buyur lütfen dinliyorum.”

“Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Ben bu konuyla ilgili çalışma yapmaya başlarken, doğruya ulaşmaya çalışmaktan başka herhangi bir amacım yoktu.

Küçüklüğümde, her Müslüman çocuk gibi, dini eğitimlere Kur’an kurslarında başlamıştım. Sonra da okulla birlikte yürütemedim ve eğitim yarım kalmıştı. Aradan geçen yıllarda, kulaktan dolma bilgilerle dini yaşarken, bazı şeylerin şeffaf olmadığını fark etmeye başladım. Herkes bir şeyler anlatıyordu ve çoğu birbiriyle çelişiyordu. Bunu ilk etapta önemsemedim, bilgimin yetersiz olmasına bağladım. Sonra dedim ki bu böyle olmayacak, oturdum, Kur’an-ı Kerim’i kendi dilimde baştan sona okudum. O zamana kadar Kur’an hakkında düşüncem farklıydı. Hatta küçükken Kur’an’a dokunmaya bile korkardım, çünkü öyle anlatmışlardı bize; ‘Kur’an’a abdestsiz dokunulmaz!’, ‘Kur’an’ı belden yukarı tut’, ‘Kur’an’ın üzerine bir şey koyma!’ diyerek, korkulması gerekilen bir şeymiş gibi davranıldı hep. Zaten okuyan da Arapçasını okurdu. Buna da okumak denilirse… Oysa sadece Arapça yazıları seslendiriyorlardı. Hani, Ali Şeriati’nin bir sözü var ya, ‘Okuyan okuduğunu anlamıyor. Dinleyen dinlediğini anlamıyor. Geriye ne kalıyor: hafızın sesi güzel mi?’ O hesap işte.

Fakat kendi dilimde okuyunca düşüncem tamamen değişti.  Hiç de öyle korkulacak bir tarafı olmadığını anladım. Bütün Peygamberlerin kendi dönemlerinde neler yaşadığını, sadece vahye uyup din uydurmadıklarını, başları çatlarcasına dini anlattıklarını, üstün ahlaklarını, ibadetlere düşkünlüklerini, sürekli Allah yolunda mücadele ettiklerini öğrendim.

Sonra hadis kitaplarına, tefsir kitaplarına baktım. Zaten durum burada karışmaya başladı. Kur’an’da okuduğum bir konunun, hadislerde başka şekilde anlatıldığını gördüm. Daha da ilginci, bir hadiste okuduğum konunun, başka bir hadiste tam tersinin söylendiğine bile rastladım. İkisini de söyleyen aynı kişi olamayacağını anladığımda şüphelerim daha da arttı. Ama sonra baktım ki, hadisler aslında doğruluğunun teyit durumuna göre ayrılıyormuş. İşte sahihti, zayıftı, meşhurdu, mevzuydu falan. İşte o zaman, bunu gerçekten ciddi anlamda araştırmam gerektiğini düşündüm. Yani hadisleri ilk zamanlar gerçekten önemsiyordum ve gerçek olanları bulmak istiyordum.”

“Bulabildin mi bari?”

“Bunun cevabını, 'benim' diyen profesörler versin, ben de bilahare fikrimi açıklarım.

Neyse, konuya daha geniş açıdan bakmaya başladım ve hadisleri savunanların neden bu kadar kararlı olduklarını merak edip önce onların gözünden bakmaya çalıştım. Savundukları şeylerin Kur’an ayetlerinden olması ilk anlarda onlara yakın olmamı sağladı. Mesela, el-Haşr suresinden ‘Peygamber size neyi getirip verdi ise onu kabul edin, alın ve sizi yasakladığı şeyden de sakının’ ayetini delil gösterdiklerini gördüm. Mantıklı geldi. Hadisleri kabul etmek için yeterli olabilir, dedim. Ama bahsedilen ayeti açtığımda durumun hiç de öyle olmadığıyla karşılaştım.” Telefonunu eline alıp bir süre sessiz kaldı. “…ayet tam olarak şu; ‘Allah'ın, fethedilen ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.’ Burada anlatılan mevzu, ganimet dağıtımıyla ilgiliymiş. Sünnete uyun, söylediklerine uyun gibi bir anlam çıkmıyor. Doğru mu?”

“Doğru olabilir, ancak, Nisa suresinde de ‘Elçiye itaat eden Allah’a itaat etmiş olur’ ayeti de var. Bu yeterli değil midir?”

“Evet, onu da çok gördüm o sayfalarda. Ancak burada kelimelere dikkat etmek lazım.”

“Hangilerine?”

“Elçi kelimesine. Çünkü burada bahsedilen elçiye itaat, aslında yine Allah’a olan itaat oluyor. Elçi, adı üstünde mesajı getiren kişi.”

“Bence yanılıyorsun.”

“Peki o zaman şöyle sorayım sana. Kur’an’da hiç “Muhammed’e itaat edin” diye bir şey geçiyor mu?”

“Doğru, Muhammed’e itaat edin yazmaz, Allah’ın peygamberine ya da elçisine itaat yazar. Ama ne fark eder ki? Aynı kişi değil mi sonuçta?”

“Değil Bayram kardeşim, değil. Kendin söyledin şimdi, ya Allah’ın peygamberine diye geçiyor ya da Allah’ın elçisine diye… Çünkü burada kast edilen durum, elçilik kavramı. Yani Allah’ın buyruklarını, sözlerini iletmesi. Bir görev icabı. Kitap ve sahife gönderilen tüm peygamberler gibi. Peygamberin kelime anlamını biliyorsun değil mi?”

“Haber getiren?”

“Evet, paygam… ber… Bunu daha iyi ifade edebilmek için örneklendirmem lazım. Diyelim ki, komutan sana, bana iletmen için bir emir verdi diyelim. ‘Git Barkın’a söyle şunu yapsın,’ dedi. Sen de geldin bana söyledin, ‘Komutan bunu emretti’ diye. Emrin sahibi komutan, ileten sensin. Şimdi ben gerçekten bu emrin gerçekliğine inanmam için, öncelikle sana inanmam lazım. Senin sözüne inanırsam ancak o zaman o emri yerine getiririm. Aksi halde, senin sözüne inanmaz ve ‘itaat’ etmezsem, ‘Komutan bunu dememiştir!’ diye düşünürüm ve emre uymam. Doğru mu?”

 “Garip bir örnek oldu. Ama doğru, bu açıdan da bakılabilir.”

“Teşbihte hata olmaz, başka türlü anlatamazdım bunu. Özetle ayette bahsedilen itaat budur bence; elçinin sözüne itaat eden, sözün sahibine itaat eder… Diğer manada anlamak isteyenler illa ki çıkacaktır, ancak bilsinler ki bu şirke girer. Peygamber, Allah’a ortak koşulmuş olur o zaman. Ayrıca, Kur’an’da Muhammed ismi çok az yerde geçer. Onlar da ‘Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir’ ve ‘Muhammed Allah’ın elçisidir’ şeklinde. Ali İman ve Fetih’te geçer. Bunlar da aynı şekilde açıklıyor zaten durumu. İstersen açıp bakalım.”

“Gerek yok, hatırlıyorum bu ayetleri. Devam et lütfen.”

“Neyse başladım bütün hadisleri araştırmaya ve bazı sorulara cevaplar aradım. İlk sorum, ‘Hadisler dinin bir kaynağı ve lüzumlu bir parçası ise nasıl olur da yazılmak yoluyla muhafaza edilmezler?’ sorusuydu. Allah, dinle ilgili herhangi bir detayın bilinmesini tarihin ilerleyen dönemlerinde başkalarının yazacağı kitaplara bırakmış olabilir miydi? Peygamberimizin bunu, Kur’an ayetleriyle karışmaması için yazdırmadığını söylüyorlar. Peki, ‘Kur’an’la karışma tehlikesi ortadan kalkınca hadisleri yazın’ diye bir hadisi var mı? Ya da Kur’an’da böyle bir emir? Hadisler Kur’an gibi dinin kaynağı olsaydı ve Peygamber hadisleri yazdırmayıp unutulmaya ve yalanla karışmaya mahkûm etseydi, dini eksik tebliğ etmiş olmaz mıydı?

Sonra dedim ki, olaya yanlış yerden bakıyorum. Hadis kitaplarını bir kenara bırakıp, en sağlam olan hadise yöneldim.”

“Veda Hutbesine?”

“Evet, Peygamberimizin en geniş topluluğa konuştuğu hutbeye. Çünkü oradaki konuşması en azından yüz binlerce kişi tarafından dinlenmişti ve güvenilirliği daha yüksekti. Hutbeyi okuduğumda, Peygamberimizin tam da Kur’an ne anlatıyorsa onu anlattığını gördüm. Herhangi bir sevap, günah, haram, helal ilavesi yapmıyor ve Kur’an’da yazılı olmayan bir şeyden bahsetmiyordu. Ancak yüz binden fazla kişinin şahit olduğu iddia edilen bu hutbenin bile ayrı ayrı metinlerde nasıl farklı yorumlandığını ve nasıl tahrif edildiğini fark ettim. Misal, ‘Size iki emanet bırakıyorum’ sözünden sonra bazı kaynaklarda, ‘Allah’ın kitabı ve sünnetim’ yazarken, bazılarında ise ‘Allah’ın kitabı ve ehli beytim’ yazıyordu. Hatta ‘Size bir emir bırakıyorum’ deyip sadece Kur’an’ı işaret ettiği bile söyleniyordu. En sağlam hadis olması beklenen bu hutbede bile bu yapılıyorsa ravi zincirinde kim oldukları tam kestirilemeyen insanların neler yapabileceğini anlamak zor olmadı. Sonra hadislere tekrar dönüp Buhari’nin “Benden sonrası otuz yıl hilafet, ondan sonrası melikiyettir!” hadisiyle karşılaştım. Bunu, dört halife sonrasındaki düzenden memnun olmayan birinin fikirlerini güçlendirmek için uydurduğu çok belliydi. Çünkü hadislerin toplanma döneminde, yani iki asır sonrasında, dört halife döneminin otuz yıl sürdüğü zaten biliniyordu. Hadi diyelim ki bu hadis doğru; o zaman nasıl dört halifeden sonraki meliklerin idare ve gözetiminde oluşturulan mezheplere ve hadis kitaplarına güveneceğiz? Sonra birçok çelişkili hadisle karşılaştım. İşte, ‘Kan aldırmak, yapanın da yaptıranın da orucunu bozar’ hadisi de var; ‘Peygamberimiz oruçlu iken kan aldırmıştır’ diyen hadis de… Hadi bunlar, biri sahih biri zayıf olarak değerlendirilebilir, dedim. Ama sonra… Bakara’daki ‘Dinde zorlama yoktur’ ayetine rağmen, yine Buhari’de ‘Dinini değiştireni öldürün’ hadisiyle karşılaştım. Bunu Peygamberimiz söylemiş olabilir miydi? Kur’an’da ve Veda Hutbesi’nde tanıdığım Peygamberin bunu söyleyebilecek birisi olmadığı kesindi. Ve final… Tekrar telefonunu açarak, ilgili hadisi bulup “Okuyorum…” dedi. “‘Zina yapan evlilerin taşlanarak öldürülmelerini emreden ayet, Hz. Ayşe’nin döşeğinin altındaki sayfada yazılı bulunuyordu. Peygamber ölünce Hz. Ayşe onun gömülme işlemleri ile meşgulken, evin açık kapısından içeri giren bir keçi, o sayfayı yedi. Böylece taşlayarak öldürme cezası Kur’an’dan çıktı. Ama hükmü devam etmektedir.’ İbn-i Mace ve Hanbel’de yazan bir hadis… Yani, Peygamberimizin vefatından sonra hem vahiy katipleri tarafından tamamlanmış hem sahabiler tarafından ezbere bilinen Kur’an’ın bir ayeti, bir keçinin yemesi suretiyle ortadan kalkmış! Durumun vahametini işte bu hadisle anladım. Ne istiyorlarsa dinde ne eksik görüyorlarsa bunu hadisle yapmaya çalışmışlar. Bu Allah’a büyük bir iftira değil midir? Hatta yetinmemişler, devamı da var. Hz. Ömer’in ağzından yazdıkları hadisi okuyorum. ‘İleride bazı kişiler çıkacak ve recm cezasını Kur’an’da bulmuyoruz diye recmi inkâr edeceklerdir. İşte bu kişiler okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklardır. Eğer halkın ‘Ömer, Kur’an’a ilave yapıyor’ demesinden korkmasam, bu recm ayetini Kur’an’a yazardım.’ Buhari ve Müslim’de var… İşin boyutuna bakar mısın? Demek ki Hz. Ömer, halktan korkmuyor olsa bunu yaparmış! Allah korkusunu geçmiş yani!”

“Doğruluğu kesin olduğunu düşünmüyorum bu hadisin.”

“Sen düşünmezsin, ben düşünmem, ama elbet bir düşünen çıkar ki, şu an İran’da yapılanlar nedir? Recm değil mi? Kuran’da yazılı olamayan bir uygulamayı neye göre yapıyorlar? IŞİD, sırf Sünni değil diye birçok insan katlediyor. Bunu nasıl yapıyor? Bu hadislere bakarak değil mi? Çünkü Kur’an’da böyle bir emir yok ve Kur’an’a uymak işlerine gelmiyor! Ayrıca, keçi olayını ‘büyük’ bir alim olan İbni Kuteybe’ye sormuşlar. Ne cevap vermiş biliyor musun? Ya korkunç, korkunç! Diyor ki, ‘Keçi mübarek bir hayvandır.’ Devamında ise ‘Ad ve Semud kavimlerini ortadan kaldıran Allah, bir ayetini keçiye yedirerek kaldıramaz mı?’ diyor… Pes, pes! Allah’tan korkun!”

“Anlıyorum seni ancak yine de bunlar hadislere sırt çevirmemizi gerektirmez ki, sünnet kavramını başka nereden bileceğiz.”

“Sünnete uyma, diyen yok ki. Ama sünnetten ne anladığına bağlı bu. Misvakla dişleri fırçalamak, sakal bırakmak, cübbe giymek sünnet sayıyorsan yine yap. Suyu oturarak iç, yemeği sağ elinle ye… Bunlar din değil ki! Bunu yaparsan Peygamberimizin fiili davranışlarını örnek almış oluyorsun… Bunları yine yap, sonuçta kişisel tercihindir, kimseye bir zararı yok. Ancak sünnet dediğin sadece bunlar değil ki… Dürüst olmak, kul hakkı yememek, insanları kandırmamak, mallardan sarf etmek, Allah’ın yarattıklarını düşünmek, sürekli şükretmek, samimiyet, sabır, güvenilir olmak, cesaret, Allah’a sevgi ve saygı… Bunlar da Peygamberimizin sünnetleri. Bunları yaparak da Peygamberimizi pekâlâ örnek alabilirsin. Kaldı ki bunun için hadis kitaplarına ihtiyaç yok, Kur’an’ı okusan zaten yeterli oluyor.”

“Hadisleri kabul edenler Kur’an’ı zaten baştan kabul etmiş oluyor ama… Sonuçta Kur’an’ı kabul ettiyse onu getiren Peygamberi de kabul etmiş sayılıyor. O yüzden bu söylediklerini neden yapmasınlar?”

“Hadisler işi başka taraflara çekmeye sebep oluyor işte, yanıltıyor. Misvakı din olarak görürsen, recmi de kafa kesmeyi de din olarak görürsün… Ve daha bir sürü örnek. Neyse çok uzadı, bağlıyorum, saat geç oldu.”

“Evet kardeşim, kalkalım artık.”

“Son olarak şunu soruyorum; vaktiyle Kur’an’a karşı çıkanların savunduğu ortak fikir neydi?”

“Geleneğe bağlı kalmak olabilir. Atalarından gelen bu geleneği devam ettirmek. İşte putperestlik vesaire.”

“Peki bunu yapmalarının sebebi neydi?”

“Dinlerine olan bağı…?”

“Hayır. Atadan gelen kurulu düzeni taklit etmenin, aklı kullanmaktan daha cazip gelmesi... Çünkü Peygamberler tarihine bakıldığında, peygamberlerin Allah tarafından hep, geri kalmış, akıllarını kullanıp düşünmeyen, yoldan çıkmış topluluklara gönderildiğini görmüşsündür. Ve Allah’tan uzak olanlara! Hepsinde de durum aynıdır. Bu sebeple Allah’ın gönderdiği elçiler, bulundukları dönemlerde insanlara hep aynı tavsiyede bulundular; akıllarını işletmeyi! Kur’an’da ve diğer kutsal kitaplarda ‘Akıl etmez misiniz?’ sorusunun sıklıkla geçmesinin sebebi bu. Ancak bugün de aynı durum devam ediyor. Dini, adeta bir geleneğe dönüştürüp din adına kabul edilen şeylerin kökenini araştırmadan bu kabullerin dinin bir parçası olup olmadığını sorgulamadan, yaygın görüştür diye, şeyhler dedi diye, falanca hoca dedi diye kabul ettikleri ortada. Ve bu da Fetullah gibi insanların önünü açıyor. Hoca efendidir, ne derse doğru der mantığıyla söylediği sözlerin doğruluğu, gerçekliği sorgulanmıyor. Akıl etmiyorlar yani!”

Saatine baktıktan sonra ayağa kalkan Barkın, eliyle buyur eder gibi yolu göstererek, “Hadi koğuşa geçelim, yolda devam ederiz” dedi.

Yürümeye başladıkları sırada da “Şimdi sana bütün bunları neden anlattım biliyor musun?” dedi. “Az önce bir haber izledim içeride. Orduya sızan bu Fetö mensuplarının insanların hayatlarını nasıl yönlendirdiğini, meslek hayatlarını nasıl bitirdiklerini gördüm. Zaten bunu biliyorduk da bu gece daha vahimiyle karşılaştım.”

“Ne yapmışlar?”

“Terfi alması gerekenleri tasfiye etmişler yıllarca. Ve yerlerine kendi adamlarını koymuşlar. Düşün işte, dini kullanarak ülkede neleri değiştirebiliyorlar. Ve bunu Kur’an’la değil, zehirli çorbayı içirerek yapıyorlar.”

Adımlarını yavaşlatan Bayram, anlayamamış bir ifadeyle yüzünü Barkın’a döndü.

“Zehirli çorba??”

“Bir kitapta okumuştum, bu hadis olayını zehirli çorbaya benzetmişler. Açıkçası ‘Tam isabet!’ demiştim okuyunca. Söyle düşün; doğru olanlar yani gerçekten Peygamberimizin söyleyip dinimiz adına yararlı olabilecek hadisleri bir çorba gibi düşün; uydurma olan ve dine katkısını bırak, tamamen zararlı olanları da zehir... Çorbanın içine zehri atıp karıştırıyorlar ve sen bunu fark edip içmeye başlayan birine diyorsun ki, ‘Dikkat et, içinde zehir var.’ O da sana cevap olarak diyor ki,

 ‘Ben sadece çorbayı içiyorum, zehre dokunmuyorum.’”





Yorumlar

Popüler Yayınlar