Hilal
O an onu durduran, bir aksesuar dükkanının vitriniydi;
yüzükler, kolyeler; taşlı, çelik, halka küpeler... Birkaç gün önce
kaybetmişti kolyesini. Çanakkale’de güzel bir şey bulmak gerçekten çok
zor. “Merhaba” diyen sesi henüz havada süzülürken girdi içeriye.
Bir yüz karşıladı onu.
Son bir dakika içerisinde, ikinci kez duraksadı. İlk
fark ettiğinde emin olsa da dazlak şaşkınlığı ve boş bakışlarıyla onu
öylece süzdü. Aslında o olduğuna emindi fakat öyle bir dönemde karşısına
çıkmıştı ki öncesinde o sahnenin “rüya içinde rüya” olmadığına kendisini ikna
etmesi gerekiyordu.
O yüz, ilkti ve yıllardır ortalıkta yoktu. Oysa
şimdi, karşısındaydı.
“Merhaba” dedi, o yüz.
O an, o yüzdeki o parıltı, karanlık dünyasını
aydınlattı.
Biraz ayaküstü sohbet, biraz hatıralar, sonrası iş
çıkışı kahve...
…
Son günleri hep onunla geçti. Ellerini tuttu. Sağ eli,
o yüzün sol eli kokuyordu artık. Öptü onu. Sarıldı ona. Nefesi boynuna
doğru esti; nefesine çarpan o hoş koku belki hala burnunda...
...
Eve geldi. Evi, portmantonun askısı, zemindeki fayans,
-belki de- uzun zamandır ilk kez onu öyle gördüler. Selam verdi hepsine, gülümsedi.
Kıyafetlerini değiştirirken de gülümsedi. Erkenden uyumak istedi ve onun
hayaliyle gözlerini karanlıkla buluşturdu.
...
Uyandı. Gözlerini açar açmaz eli telefona gitti. 1
yeni mesaj: “Günaydın sevgilim.” Gülümsedi, sabahın yedisinde. Gülümserken
giyindi, ayakkabılarının bağcıklarını bağladı ve onun gülümsemesini hayal
ederken işe doğru yola çıktı. Yemek yerken “Acaba o da bir şeyler yedi mi?”
diye düşündü hep. Son günlerde sadece onu düşündü.
...
Evine geldi, o yüz. Beşiktaş armasıyla
donatılmış yatağa oturdu, beyaz ahşap masanın üzerinde dik şekilde duran kitaba
uzandı ve sordu:
“Nedir bu kitap?"
“Hiç," dedi. “Bir roman."
O yüz, dikkatini ilk etapta çekmemiş olacak ki
yazarın ismini es geçti. Sayfaları çevirdi, sonra ilk sayfaya geri döndü:
“Sözünü tutmuş ol, eski dostum."
Devam etti. Sayfaları çevirdikçe sessizlik daha da
arttı, karşı duvarında birtakım yazılar yazan küçük odada.
...
Veda öpücüğünü verirken elleri doluydu; kitabı yanında götürdü.
...
İki gün sonra, ilk karşılaşmadaki o dazlak şaşkınlığı
bu kez onun yüzündeydi.
“Bunu sen mi yazdın gerçekten?"
“Evet."
“Ama nasıl? Ve neden o final?"
“Bilmiyorum. Ya da biliyorum. Ama boş verelim."
“Hayır, boş vermeyelim. Bak sana bir fikir vereceğim:
'Pisagor, bir anlığına duraksar...' "
Blythe??
...
Böyle böyle haftalar geçti. Günlerden herhangi bir
gün. Saat yine 18.00. Tekrar buluştular. Hiç beklemediği bir anda o yüz,
ona, onu sordu; onu tanımadan, onun kim olduğunu kısmen bilerek:
"Hayatın boyunca en çok kime aşık oldun?"
Alnının gerildiğini hissetti. Nasıl?
"Hayatın boyunca, diyorum, en çok kime aşık
oldun?"
Sustu. Hayatım boyunca en çok kime aşık oldum?
Yine sustu. O soru, o an, tüm hafızasını sildi
zihninden.
...
Kayalıklara gittiler. O yüz, içmeyi pek
beceremediği birası elindeyken yine sordu:
"Hayatın boyunca en çok kime aşık oldun?"
}{
Sonra gerçeğe döndü. Tek başına geldiği o kayalıklarda, kulaklarında Grinko, elinde kırmızı Tuborg'la, yine aynı denizi, aynı manzarayı, yine sessizce izlerken gerçeğe döndü:
Yıl 1993. İsmi, Hilal. İlkokul birinci sınıf. 35 yıllık hayatında aşık olduğu ilk kız… İlk onu sevmişti ve belli ki en son ve sadece onu sevmiş gibi gitmek istiyordu.
}{
O an onu durduran, bir aksesuar dükkanının vitriniydi;
yüzükler, kolyeler; taşlı, çelik, halka küpeler… Vitrinin arasından bir yüz,
gözleriyle karşıladı onu.
...
İşte o an yazmaya başladı.
...
O yüz, ona hiç gülümsemedi.
O yüz, ona hiç "Merhaba" demedi.
O kitabı mı?
Hiç okumadı.



Yorumlar
Yorum Gönder