Mateusz'un Hikâyesi
...
Gözlerini tekrar manzaraya çeviren Uygar, konuyu tekrar Yağmur’a getirmek
istese de vazgeçti. Bir süre yaşanan sessizlik, Barkın’ın merakıyla tekrar
bozuldu: “Bu Mati ve Sylvia kimdir, hocam? Zannedersem birlikte kalıyorlar.”
Küçük bir kahkaha atan Uygar, “Ha yok, alakaları bile yok,” dedi. “İkisi
çok farklı karakterde insanlar. Mati, yani Mateusz, kırk yaşlarında, Rusya
doğumlu, Polonyalı asıllı bir Alman. Ama Ukraynalı da diyebiliriz.”
Barkın, garipser bir ifadeyle “Nasıl yani?” diye sordu.
“Hikâyesi uzun. Açıkçası benim de kafam karışıyor bazen, değişik bir tip.
Sylvia ise Avusturyalı. Tayland’da bir firmada inşaat mühendisliği yapıyormuş.
Hem iş hem tatil bahanesiyle atlayıp gelmiş buraya. Kafasına göre takılıyor.
Bazı akşamlar çıkarız beraber, Tudors diye bir mekân var, oraya falan gideriz.
Eğlenirken kendini biraz dağıtır ama kafa kızdır. Mati’yi de götürüyorduk bir
ara; fakat sürekli milletin içkisine salça olduğu için pek tercih etmiyoruz
artık.” O anlar tekrar gözünde canlanınca gülümsedi. “…Rusya’da doğup uzun süre
Ukrayna’da yaşadığı için keratanın içki durumu fena. Bidonla versen içer
hepsini. Kafası güzel olunca da mekânda gördüğü her şişe onun zanneder. Biz de
araya girip durumu izah ederiz millete. Görenler ilk etapta Rus sanıyor zaten
kendisini. O iklimde büyüdüğünden olsa gerek, bembeyaz ten, deniz mavisi
gözler, sarı saçlar, tam bir Rus erkeği gibi.” Sonra bir kahkaha daha attı.
“…ama öyle gözünün önüne düzgün, yakışıklı bir adam gelmesin. Enteresan saç
tipiyle falan çok çirkin bir adamdır. Kaslı vücudu dövmelerle kaplı olsa da
çoğu cezaevi dövmesi gibi, boktan. Çıkıp gelmiş tek başına, burada yaşıyor uzun
süredir. Pisagor’un çapraz odasında kalıyor.”
“Ne iş yapıyor burada, neden gelmiş Rusya’dan?”
“Rusya’dan değil aslında, Ukrayna’dan kaçmış. Çok karışık bir hikâyesi var.
Baba tarafı Polonya asıllı Alman, anne ise Ukraynalı. Rusya’da evlendikleri
için Mati de Rusya’da doğmuş. 2014’teki karışıklık zamanı Ukrayna’daymış. Sonra
tutuklanmış, cezaevinde yatmış. UPA karşıtı tayfadan. Cezaevinden çıkınca da
kaçıp gelmiş buralara. Belki de bu yüzden çok konuşuyor, anlatacakları hiç
bitmiyor çünkü.”
“Siz nasıl anlaşıyorsunuz? Yani, hangi dilde?”
Uygar, küçük bir kahkaha daha attı: “Hangi dil mi? Mati ile anlaşmak için
herhangi bir dile ihtiyaç yok ki evlat. O, anlatmak istediği şeyi, bir şekilde
anlatır sana. Türkçesi de iyi gibi ama gramer sıfır; sadece kelimeleri
öğrenmiş. Rusça, Almanca, İngilizce, Lehçe, Ukraynaca ve İtalyanca biliyor.
Belki daha biliyordur ama ben bu kadarını duyabildim ondan. Çünkü konuşurken
harmanlıyor bütün dilleri. Konuşmaya İngilizce başlayıp Türkçe devam ediyor,
aralarda Rusça konuşup Almanca bitiriyor. Ve enteresandır, anlıyorsun bütün
anlattıklarını.”
Mateusz’a olan merakı iyice artan Barkın, zihninde onun görüntüsünü hayal ediyordu. Uygar, Barkın’ın sessizliğinde, “Şimdi boş verelim Mati’yi, Sylvia’yı…” diyerek devam etti. “Anlat bakalım, Yağmur kimdir, ne kadardır birlikteydiniz, nasıl tanıştınız?”
}{
…
“Vay be! Adam ayık kafayla gezmiyor o halde.”
“Nasıl gezsin,” deyip sandalyesine oturan Uygar, “Az önce hikâyesi yarım
kalmıştı…” dedi. “Merak ediyorsan anlatayım.”
Antigone haklı. Sözler…
“Olabilir, hocam.”
Midesi kazınmaya başladığı için tabağında hazır şekilde bekleyen sandviçi
parmağıyla yoklayan Uygar, ekmeğin henüz kurumadığını anlayıp eline alırken,
“Şimdi farz-ı misal, teknemizi Akdeniz’in sıcak sularından alıp önce Ege’ye,
oradan Çanakkale Boğazı’nı geçip Marmara’ya ve oradan da soğuk suları aşıp
Ukrayna’nın güney kıyısına yanaştıralım.” Sonra sandviçinden bir ısırık aldı.
“Odesa’dayız… ancak burada işimiz yok! Bir trene atlayıp kuzey batıya gitmemiz
lazım. İkinci Dünya Savaşı’nın o dehşet ve vahşet dolu yıllarına…” Dudak
kenarlarındaki kırıntıları temizlemeye çalışırken “Tabi bunları bana Mati
anlatmadı,” dedi. “O sadece hikayesinden bahsetmişti. Ben de o anlattıktan
sonra merak edip o dönemlerle ilgili küçük bir araştırma yapmıştım. Çünkü
hayal gibi geliyordu anlattıkları. Çok acıklı bir hikâye… Neyse… Tarih
okuduğunu söylemiştin, Volin’i duymuşsundur mutlaka?”
Barkın, gözlerini boşlukta gezdirdi: “Bilinmeyen Devrim’i yazan Rus
anarşist diyeceğim; ancak o bölgede bir de Volhinya olan Volin var…”
“Bravo. Volin Katliamı’nın yapıldığı yeri kast ediyorum. Bu Mati’nin anne tarafından aile büyükleri, vaktiyle Polonyalıların, Rusların ve Yahudilerin yoğun olduğu dönemlerde o bölgede yaşıyormuş. Aile, köylü sınıflarından Ukraynalı bir işçi ailesi…. Annesi Eliza, o tarihlerde iki yaşında ya var ya yok… Baba Tomasz ise bildiğin üzere Polonya asıllı bir Alman ve o tarihlerde anne ve babasıyla birlikte Polonya’da yaşıyor. Ama bir saniye!” Elindekini tabağa bıraktı. “Şimdi bu hikâyeyi anlatırken o dönemlerde neler olduğundan ve özellikle de Petliura, Bandera ve Lebed’den bahsetmemek olmaz. Tarihin akışını değiştiren adamlar çünkü…” Barkın’ın başını sallayıp onay verdiğini görünce devam etti. “…Bu Petliura denen adam, gençlik yıllarında sadece bir gazeteci olsa da sonrasında politikaya atılıyor ve Birinci Dünya Savaşı zamanında Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi; yani savaşa karşı olan Lenin’in önderliğindeki Bolşeviklerin, çarı devirmesiyle başlayan süreçte, Kiev’de, Sovyet Rusya’nın karşısında batı güçlerini destekleyen Özerk Ukrayna Cumhuriyeti’ni kuruyor. Sonrasında Lenin, Mati’nin aile büyüklerinin de içinde bulunduğu Ukraynalı işçi ve köylü sınıfını Bolşeviklerin saflarına kazandırıp 1921’deki iç savaşı kazanmasıyla Ukrayna, Sovyetler Birliğine katılıyor ve bu bahsettiğimiz Volhinya da Polonya topraklarına dahil oluyor. Peki bu Petliura neden bu kadar önemli?
O dönemde, yaklaşık seksen bin Yahudi, Rus ve Polonyalı, Petliura’nın
önderliğinde, Ukraynalı milliyetçi örgütler tarafından katlediliyor. Ve bu
katliamları, 1930 yılında kurulan başka bir milliyetçi örgütün gerçekleştirdiği
katliamlar takip ediyor. Bu ikinci örgütün kurucuları ise Petliura’yı rol model
alan, onun yanında Bolşeviklere karşı savaşan milisler… Başlarında ise dolaylı
yoldan Ukrayna’nın bugün bu hale gelmesine ve bir bakıma da Mati’nin Türkiye’ye
kaçmasına sebep olan Bandera yer alıyor.
Tomasz’a dönersek… 1939 yılında Polonya’nın Nazi işgalinden sonra bölgede,
Yahudilere karşı bir temizlik başlatılıyor. SS askerleri, bu temizlik
hareketini tüm bölgeye yaymak üzereyken Tomasz’ın ailesi, birkaç aileyle
birlikte yakın bir bölgede bulunan Volhinya’ya kaçmaya çalışıyor. Ancak sakat
baba, grubu yavaşlattığını ve başarılı olamayacağını anlayıp küçük Tomasz’ı annesiyle
birlikte diğer ailelere teslim edip yıkık bir binaya sığınıyor. Sonrası malum,
çok geçmeden yakalanıyor ve Auschwitz toplama kampına götürülüp öldürülüyor.
Tomasz ve annesi ise kurtuluyor. Diğer ailelerle birlikte Volhinya’ya ulaşıp
bir eve sığınıyor.” Kopardığı lokmayı hızlıca bitirmeye çalışırken başını tatsızca
salladı. “…Ne var ki orada da rahat edemiyorlar. Hitler’in geniş coğrafya
üzerine kurduğu planlarından biri de Sovyet sınırında tampon bir bölge
oluşturmak ve Sovyetler Birliği’ne her koldan saldırabilmek... Bu da ancak
Ukrayna’daki Sovyet karşıtı milislerden oluşan milliyetçi örgütleri
kullanmakla mümkün. Nazilerin bu desteğiyle iştahı kabaran Bandera, bu
karmaşada Lviv’e giriyor. Birkaç gün süren katliamlardan sonra da yardımcısı
Stetesko’yla birlikte, fırsattan istifade Ukrayna’nın bağımsızlığı ilan
ediyor. Sonrasında da kararlı bir şekilde gelen soykırım çağrıları… Sonrasında
bu çağrılar eyleme dönüşüyor ve ülkede o dönemin en büyük katliamları ve kan
kusturan pogromları yaşanıyor; Yahudi, Rus ve Polonyalılar katlediliyor. On
binlerce insan... Tecavüz, yağma ve işkenceler de cabası… Babasını Nazi’ye
kurban veren Tomasz, kaderinden kaçmaya çalışan annesini de maalesef bu
katliamlarda kaybediyor ve onu, milliyetçi örgütten bir şekilde kaçmayı başaran
ve tamamen tesadüf eseri karşısına çıkan Eliza’nın ailesi sahipleniyor.”
Uygar, anlatmaya devam ettikçe İkinci Dünya Savaşı’nı konu alan bir romanı
okuyormuşçasına kendini Mateusz’un hikâyesine kaptıran Barkın, parmaklarını
sakallarında gezdirirken derin bir iç çekip Uygar’ın devam etmesini bekledi.
Uygar ise o an keyfi kaçmış şekilde sigarasına uzandı. Sigarasını yakarken
“Hani bu Bandera bağımsızlık ilan etmişti ya,” dedi. “Bu durum, Nazi liderleri
arasında büyük tartışmalara yol açmış ve Adolf Hitler, duruma el koyarak işi,
Bandera ve Stetsko’nun tutuklanmasına kadar götürmüş. Yanılmıyorsam beş yıla
yakın tutuklu kalmışlar.”
Barkın, “Maymun iştahlılık!” diyerek araya girdi.
“Aynen öyle… Fakat Bandera’nın tutuklanmasıyla her şey bittiğini düşünme.
Yokluğunda sahneye bu kez de Lebed çıkıyor. CIA için çalışan ve Nazilere sadık
bir iş birlikçi… Sovyetlerin, Stalingrad’da Nazileri ağır bir yenilgiye
uğratmasından sonra Lebed, Bandera’nın kurduğu örgütten kalan milisleri tekrar
bir araya getirerek UPA’yı, yani Ukrayna İsyan Ordusu’nu kuruyor. Bu UPA,
Nazilerle tekrar iş birliği yapıp Kızıl Ordu’ya karşı savaşıyor ve yıllarca
Ukrayna topraklarında yaşayan Yahudileri, Polonyalıları ve Rusları öldürmeye
de devam ediyor. Ancak UPA’nın hedefinde sadece bunların değil, Sovyet yanlısı
olup vaktiyle Lenin’e destek çıkan Ukraynalı köylü ve işçi sınıfının da olması,
katliamın bir bakıma Eliza’nın ailesine kadar uzanmasına sebep oluyor.”
Sigarasını kül tablasına basarken Barkın’la göz göze geldi. “Volin
Katliamı’ndan bahsettiğimi anlamışsındır...”
“Onu anladım da çocuklar nasıl kurtulmuş katliamdan?”
“O dönem her ailenin, evlerinin bodrum diplerine kazdıkları sığınaklar
sayesinde… Hikâyenin en önemli kısmı da burası zaten! Babasının anlattığına
göre, üç gün sonra yiyecekleri bitiyor ve günlerce aç susuz kalıp ölmek
üzerelerken vicdanlı bir milis sayesinde hayatta kalıyorlar. Onları o sığınakta
bulan adam, kendi evine götürüp saklamalarını ve beslenmelerini sağlıyor.
Zaten o adam olmasa ne Tomasz hayatta kalırmış ne Eliza… ne de bugün Mati diye
biri olurmuş… Neyse… Sonrasında Sovyetlerin, 1945’te Ukrayna’da tekrar gücü ele
almasıyla bu Lebed, ABD’ye kaçıyor, örgütün diğer bütün elemanları ise
yakalanıp bertaraf ediliyor. O kargaşada bizim milis de bu iki çocuk sayesinde
Sovyet Rusya’ya geçmeyi başarıyor ve orada kendini kamufle edip çocukları bir
yetimhaneye bırakıyor. Sonrası muamma… Arada ziyaretlerine gelse de
kendisinden bir daha haber alınamıyor ve Tomasz’ın yıllar sonra öğrendiğine
göre Sovyetlerin elinden kaçan UPA milisleri tarafından ihanetle suçlanıp
öldürülüyor.”
“Vay be, şerefli bir ölüm!”
“Velhasıl… Yıllar geçiyor… Genç yaşa gelesiye kadar yetimhanede kalan iki
zavallı, vakti geldiğinde çıkıp kendilerine yeni bir hayat kuruyor ve yaklaşık
kırk beş yıl önce Rusya’da evlenip Mati’yi dünyaya getiriyorlar.” Bakışlarını
kaldıran Uygar, yüzüne sıcak bir tebessüm takındı. “Bu arada, adamın ismini
merak ediyorsan… Luigino… Yani Mateusz’un ikinci ismi…” Sonra duraksayıp bir iç
çeken Uygar, “Her orduda vardır böyle askerler, emin ol,” dedi. “Bir milis bile
olsan, savaşın en kanlı günlerinde bile vicdanındaki sese göre hareket edip
öldürmeyi değil, yaşatmayı seçersin.”
}{
Hava, oldukça kararsızdı. Rüzgâr sürekli yön değiştiriyor; güneş belli
belirsiz bir görünüyor, bir kayboluyordu. Pisagor’un terasında, iki anlamda da
fırtına öncesi sessizlik vardı. Uygar, “…Neyse evlat!” deyip sigarasını küllüğe
bastı ve Mateusz’un hikâyesine devam etti. “Eliza ve Tomasz, her şey bitti,
normale döndü, diye düşünedursun… yıllar geçiyor, hükümetler değişiyor,
sınırlar tekrar çiziliyor, bağımsızlık ilan edenler falan derken özetle
Sovyetler Birliği dağılıyor ve Mati’nin yaşayacaklarına bir bakıma zemin
hazırlanmış oluyor.” Alacağı cevaptan emin, sorgulayıcı bir bakış attı.
“2004’te Ukrayna’da yaşanan Turuncu Devrimi hatırlarsın…”
Barkın, başını sallarken “Evet,” dedi. “Yuşçenko’nun hazımsızlığı…”
“İşte o tarihten sonra başa gelen iktidar, bu UPA’nın, komuta
kademesindeki, Bandera, Lebed ve Şukheviç gibi liderleri aklamaya çalışıyor.
Hatta 2007’de Yuşçenko, bu Nazi yanlısı, katil adamları resmen kahraman ilan ediyor.
Bu karardan sonra, haliyle bazı kesimler ayaklanıyor. Bizim Mati, o dönemler
Ukrayna’da yaşıyormuş. Tahmin edersin ki bu ayaklanmada başı çekenlerden… 2010
yılına gelindiğinde ise bu örgüte, ‘Ukrayna Bağımsızlık Savaşçıları’ unvanı
verilmek isteniyor. Düşünsene, aile büyüklerini katleden insanlar, kahraman
ilan ediliyor! Sonra tabii, işler çığırından çıkıyor. Ve 2013’ten sonra da
Rusya yanlısı Yanukoviç’in, AB ile Ortaklık ve Serbest Ticaret Anlaşması’nı
imzalamaması sebebiyle büyük ayaklanma gerçekleşiyor. Bu süreçte, Ruslar
Kırım’a çökerken; Kiev, Donetsk, Lugansk gibi şehirlerde büyük yangın
başlıyor. O olayları geçelim, onlarla işimiz yok. Bizi ilgilendiren, Mati’nin
isyan etmesine sebep olan durum; yani 2014’ten sonra Yanukoviç’in Rusya’ya
kaçması, Kiev’de Rus karşıtı hükümetin başa geçmesi ve akabinde, UPA
üyelerinin, ‘Bağımsızlık Savaşçısı’ unvanı kazanarak istediklerini almış olması…
Bizimkinin tayfa tabii rahat durmuyor, birkaç olay yapıp yakalanıyorlar ve bir
buçuk yıl kadar cezaevinde yatıyorlar. Mati, cezaevinden çıktıktan sonra da bir
yolunu bulup Türkiye’ye kaçıyor. Sonrası malum… Birkaç ay önce bu otele
yerleşip kendi halinde yaşamaya başlıyor.”
Barkın, “Vay be!” dedi. “Enteresan hikâye.” Sonra da tek kaşını kaldırır
gibi yaparak “Peki bunları, size, kafası güzelken mi anlattı?” diye sordu.
“Yani, üfürüyor olabilir mi?”
Gülümseyen Uygar, göz kırparak “Ben de ilk dinlediğimde aynı şeyleri
düşünmüştüm,” dedi. “Fakat sonra birkaç aile fotoğrafı gösterdi. Kendi çabamla
da o dönemlere göz atınca taşların yerine oturduğunu gördüm. Ayrıca vücudu çok
dikkatimi çekmişti. Çünkü o kaslar, öyle spor salonunda yapılacak kaslar değil.
Sorduğumda cezaevinde çok iyi spor yaptığını söyledi. Ama ben inanmadım.”
“Neden?”
“Çünkü ben, asker olduğunu; hatta, çok iyi eğitimler almış, özel bir asker
olduğunu düşünüyorum.”
“Bunu düşünmenize sebep olan şey ne?”
Uygar, “Bilmiyorum,” dedi. “Bir his sadece…”
“Çok garip…”
“Asker olması mı?”
“Yok, hayır… Aile büyüklerini katleden örgüt ile ailesini kurtaran ve
kendisinin doğmasını sağlayan örgütün, aynı olması.”
“Aslında, örgüt olarak bakmamak lazım. Luigino, evet UPA milisiymiş… Fakat
ailesini kurtaran UPA değil, Luigino’nun vicdanı olmuş. Zaten o da bu vicdanlı
davranışı sebebiyle vakti geldiğinde örgüt tarafından kılıçtan geçirilmiş… Bu
açıdan bakmak daha doğru olur.” Sonra merdivenlerde yine aynı gürültüyü duydu
ve başını çevirip güldü. “Aha! Geldi yine müptezel.”
Kulağının arkasına sıkıştırdığı sigaralıkla sırıta sırıta terasa adımını atan Mateusz, terasın girişinden aldığı sandalyeyi masanın karşısına çekip ters şekilde oturdu. Kanlanmış gözleri ve yüzündeki aptal ifadeyle sırıtmaya devam ederek dudağına yerleştirdiği sigaralığı öne doğru uzatıp “Imm, lighter, at-eş!” dedi. “Alla-bilirim?”
...
İntikal'den... / Dorlion Yayınları, 2020



Yorumlar
Yorum Gönder