O Dağın Ötesi [up.4]
}i{
Buraya geleli çok uzun bir zaman
olmamasına rağmen, -şimdilik pek ihtiyaç duymasam da- onların dilinde kendimi
ifade edebiliyorum. İlginç bir iletişim biçimleri var. Bir de keşke kendi
aralarında hızlı hızlı bir şeyler konuşup aniden coşkuyla koşuşturmaya başladıklarında
ne söylediklerini anlayabilsem. Anlamadığımı fark ettiklerinde sadece şefkatle
gülümsüyorlar, sanki anlamıyor oluşuma imreniyorlar gibi. Onlara ilk
zamanlarını -yani belki de özledikleri geçmişlerini- hatırlattığım hissine
kapıldığım böyle anlarda, ne yapacağıma karar veremiyorum. Onları üzmek, kendi
dünyalarında rahatsız etmek istemem. Kalkıp gitsem önümde deniz, iki yanım
uçsuz orman, arkamda koca bir dağ... Gerçi çabam ve kaygım boşa, bazen idrak
etmekte zorlanıyorum; burada geçmiş diye bir şey yok.
İçtikleri garip şey dışında her şeye
kolaylıkla alıştım. Bizim kahvemize benzeyen ama daha seyreltik, daha az keyif
verici bir içki. İçki dediysem, içilebilen sıvı manasında. Burada alkole,
uyuşturucuya ihtiyaç yok. Havadaki, bilimsel adı yine oksijen olsa gerek, o
güçlü gaz, her nefes alışverişinde zihnin en uç köşelerinde farklı bir kapı daha
açıyor. Kahvemsi şeyi günün belli saatlerinde, bambu olduğunu düşündüğüm
bardaklarda ve hep ılık içiyorlar. Zaten her şey ılık burada. Aşırı sıcak ve
aşırı soğuk henüz keşfedilmemiş gibi, nemli, ılık bir atmosfer.
İlişkileri de bir o kadar ılık. Onları
biraz daha tanıdıkça aralarındaki dayanışma her ne kadar kuvvetli olsa da
birbirlerine karşı o kadar da kuvvetli hisler beslemediklerini anlıyorum. Aşırı
tutku, ihtiras, entrika, kıskançlık, burada rastlanabilecek kavramlar değil.
Aşk, ılık bir denizde sırtüstü düşler alemine dalmaktan başka bir anlam
taşımıyor. Cinsel birliktelikler ise tamamen bireylerin tercihlerine kalmış ve
buna öyle bir meşruiyet kazandırmışlar ki bir kadın/adam çocuklarını severken
birdenbire bir başka kadınla/adamla gitme özgürlüğüne sahip. Daha ilginci,
kendi özgürlüklerini istismar ettiklerine veya birisinin bu nedenle kötü duruma
düştüğüne, mutsuz olduğuna şu ana kadar şahit olmadım.
Ben, şu an için yalnızım. İçimde herhangi
bir hissin varlığını keşfetmiş değilim. Muazzam bir vücuda ve
elmas gibi parlayan gözlere sahip olan o neşeli kadının tercihine
henüz karşılık verecek durumda da değilim. Çünkü bu günlerde, her gün kıyısına
uğradığım ılık suların ve havasında artık barındırdığına ikna olduğum enteresan
uyuşturucunun etkisiyle bir bireye dönüşmeyi bekliyorum;
nereden geldiğini, nereye gideceğini, neden burada olduğunu hatırlamayan ya da
bu durumu artık önemsemediği için zihnindeki o buğuyu bu şekilde adlandırıp
geçiştiren bir birey... Dedim ya, buradakiler için bir geçmiş yok. Buradaki
duyguların hâkimi, geçmişsizlik; hafıza deryasına gönderdiği
tufanlar, dünün sorgulandığı anda yarattığı depremler ve her
şeyin mükemmelleşmesine sağladığı katkılar sayesinde bir tanrı muamelesi gören,
geçmişsizlik.
Ancak bu dönüşüm, zannettiğim
ya da beklediğim kadar kolay olmayabilir. Bu sürecin sonunda, gittikçe daha da
miskinleşen, arada sırada yerinden kalkıp ormandaki mayhoş, sulu meyvelerden
bütün bir gün idare edecek kadarını toplayan, sonra geri döndüğünde sahilde
günün keyfini çıkarmak dışında bir şey yapmayan bir aylak olarak da hayatıma
devam edebili... Yok, yok, bu son cümleleri hiç söylememiş varsayıyorum. Çünkü
dönüşüm gibi içsel ve çetrefilli bir mevzunun yanında, bir an önce bitmesi
gereken kulübemle de ilgilenmem lazım. Yaşlılar, geldiğim günden beri aralıksız
bu işin başındalar. Mayhoş meyveleri şimdilik unutalım.
Aslında evsizlik beni hiç rahatsız
etmiyor. Çünkü geceler, uzak diyarların yaz rüzgârlarını
getiriyor uzun, sessiz, ıssız sahile. Buralarda yaz diye bir
kavramın var olduğunu geceleri daha iyi anlıyorum. Gece olmasını da ilk
zamanlar yadırgamıştım; geçmiş yoksa öyleyse gece de olmamalı, diye düşünürken.
Sonuçta gün, gecenin geçmişi değil miydi? Yahut tam aksine acaba gün, gelecek
mi? Gerçi çok da önemi yok; bunları aşalı hayli zaman oldu
sanki.
Fakat yine de bir kulübe gerekli; neşeli
kadın, dönüşüm’ü hızlandırabilir.
Kulübeyi bitirebilmem için civardaki canı
sıkılan yaşlı erkekler hiçbir karşılık beklemeden yardım
ediyorlar. Maddiyat da geçmiyor burada. Minnet yeterli. Hatta can sıkıntılarını
gideren bu işi sağladığım için minneti onlar sunuyorlar. Şu an fark ettim de
acaba ben de bunlarla birlikte yaşlanırsam, birilerinin evini mi yapacağım can
sıkıntısından?
Bunları düşünürken güneş yükseliyor
ve deniz vaktimin geldiğini anlayarak işi bırakıyorum. Elimde kahvemsi
içki, çıplak ayaklarımla sahile doğru yürüyorum. Kumlar ılık.
}ii{
Sahile adımımı atmamla beraber güneş
birden kayboluyor. Civardakiler, mavi diye bir rengin adından
değilse de en azından varlığından haberdarlar mıdır pek emin değilim, gökteki
o, geceden kalma koyu renk sanki birkaç saat kestirecekmiş gibi serildi yine
o yeşil denizin kucağına ve ben tam olarak o buluşma yerine
doğru bakıyorum, gözlerimi kısarak.
Uyuşuyor gözlerim. Zihnimde dolaşan bir
düşünce, bir fikir, bir soru olsa hani, gözlerimi kaçıracağım o buluşmadan; hem
onları hem kendimi rahat bırakacağım. Ama zihnim öyle berrak ki
ancak kelime oyunlarıyla denizin berraklığını akıl edip gözlerimi
kaçırabiliyorum. Bir dalış gözlüğü olsaydı, diye geçiriyorum içimden. Nereden
geldiğimi, nereye gideceğimi, neden burada olduğumu, kendimi kandırmadan,
önemsemediğimi düşünmeden sorgulamaktansa sıradan, ucuz, somut bir
dalış gözlüğünü düşünmek daha çok işime geliyor o an. Dalıp gitmek ve
halihazırda bir hiçliğin ortasındayken daha da bilinmez bir
hiçliği keşfetme dürtüsüne kendimi sunmak, daha cazip geliyor.
Ancak henüz o aşamada değilim. Daha
kolayını tercih edip ben de denizin kucağına bırakıyorum kendimi, sırtüstü.
Aşkı neden öyle tanımladıklarını, o an daha iyi kavrıyorum. Aşkın, o, olmazsa
olmaz güven hissi enseme yerleşiyor. Su çok yoğun;
üzerinde cansız bir beden gibi yükseliyorum. Suyun sıcaklığı
-ya da ılıklığı mı demeliyim- tabii ki vücut sıcaklığında. Başımı da arkaya
uzatınca iri mavi ılık dalgacıklar, ensemden tüm bedenime doğru yumuşak bir dil
gibi gezinmeye başlıyor. Evet, dalgacıklar. Çünkü burada öyle hırçın dalgalar
da yok; geçmişsizliğin neferi olan tufan dışında…
Dalgacıklardan zevk almak ise tamamen
kendi tercihin; neşeli kadın gibi… Fakat o kadar farklı bir duygu ki bu, sırf
civardakiler aşk dediler diye ben de aşk diyorum. Oysa aşkın o ince ince
kanayan, kanarken ruha titrek zevkler yaşatan yarasının, tüm gerçek yaralardan
daha gerçek olduğunu; bu gerçekliğin aslında kanayan bir yaraya sahip insanı ne
kadar mutlu etmeyecekse o kadar mutlu edeceğini, ama yine de içten içe
anımsadığımı inkâr edemeyeceğim o…
…
…
Geçmişsizlik, hafıza deryasına doğru bir
akıntıya kapıldığımı düşüncelerimdeki cümlelerden anlamış ve yüklem seçimlerimi
bile bekleyememiş olacak ki kulağımdan giren tuzlu suyla, ensemin, sırtımın,
kalçalarımın, bacaklarımın ve nihayetinde topuklarımın dengesini bozuyor ve
beni alaşağı etmek için görevlendirdiği, ansızın gelen hırçın dalgalarla beni
yeşil sulara teslim ediyor.
Nefessiz kalıyorum bir süre.
Damaklarımda, bugün ilk kez denemeye karar
verdiğim kahvemsi içkiden kalan o mayhoş tadın, artık direnmeyi başaramayan
dudaklarımın arasından sızdırdığı sularla iğrenç bir tada dönüştüğünü, tiksinti hissini
keşfetmemle anlıyorum. Sular, küçük dilime, genzime, boğazıma, ciğerlerime
iniyor. Nefesim artık tamamen sulardan oluşuyor. Batıyorum. En dibe battığımı
düşündüğüm anları anımsıyor, geçmişsizliğin gazabını artık önemsemiyorum. Bir
meydan okuma değil bu. Sadece kontrol dışı farkındalığı es
geçmemesi adına küçük bir gözdağı.
Bazı sesler duyuyor gibi
oluyorum; kulaklarıma çarpan suların uğultusunu bastırıyor. Tıkırtılar, ayak
sesleri... Sahilden çok uzakta olmalılar. Toprağa, yeşil çimenlere, dağın sert
kayalıklarına sertçe basan ayakların bile çıkartamayacağı sesler. Güneş,
denizin üzerine tekrar doğuyor. Uyuşuyor gözlerim.
…
…
Belki birkaç saat, belki birkaç ay sonra,
sırasıyla buruşuk ellerimde, tuzlu kollarımda, uyuşmuş boynumda ve kumlarla
buluşan omuzlarımda, bu kez ılıklık değil, bir sıcaklık hissediyorum; dersimi
aldığımla alakalı olsa gerek, neşeyle gülen bir yüz, beni ılık
kumlara yatırıyor. Gözlerindeki elmaslar, gözlerimi kamaştırıyor.
}iii{
Geç kaldım.
Adımlarımı hızlandırmaya çalışmamın bir
sebebi bu. Bir diğer sebebi ise gecikmenin saatle alakalı olmayan kısmı. Yitirdiğim
fırsatlara benzer bir fırsat karşıma çıkmışken son kurşunu tam isabet hedefe
göndermek için belki de bu son şansım... Merdivenleri adımlarken dikkatli
olmaya çalışıyorum. Burnuma vuran kimyasal kokusu her an tökezleyebileceğime
dair bir işaret sanki.
Görüşmenin yapılacağı kata çıktığımda,
kalın camlı odalarla karşılaşıyorum; panjurumsu perdelerden içeride neler
döndüğü kısmen gözlenebilen odalar... Perdesiz bir odaya doğru, ojeleri henüz
kurumuş bir el uzanıyor: “Buyurun, burada bekleyebilirsiniz.”
...
Bekleme salonunda geçirdiğim on iki
dakikalık süreden sonra, yaklaşık on iki dakikadır göz göze gelmemeye
çalıştığım ve telefonda sürekli neşeyle birilerine bir şeyler
anlatan kadının, yanıma yaklaştıkça kokusu bir meltem gibi esen pahalı
parfümünün nezaretinde, perdeleri diğerlerinden biraz daha pahalı olan bir
odaya davet ediliyorum.
Odaya girmemle birlikte, tahsili, ahlâkı,
kültürü, efendiliği yüzünden rahatlıkla okunabilecek bir beyefendi, ceketinin
düğmelerini ilikler gibi kavuşturuyor ve diğer elini keskin bir açıyla bana
doğru uzatıyor:
“Hoş geldiniz.”
Tahmin edemeyeceğim kadar hoş bulduğumu
hissediyorum o an.
“…buyurun, böyle geçin. Ne alırsınız?”
Mümkünse okulunuza kabul edildiğime dair
bir cümle.
“Teşekkür ederim, zahmet olmazsa bir su
lütfen.”
“Özgeçmişinizi inceledim. Tebrik ederim,
gayet hoşuma gitti ve açıkçası ilk etapta, sizi aramadan önce yani, biraz
çekinmiştim.”
Yüzümün değiştiğini belli etmemeye
çalışmasam belki o kadar da belli etmeyebilirdim endişemi.
“…açıkçası aradığımız kriterlere
uygun değilsiniz.”
Yüzümün düşmesine mâni olamıyorum. Ancak
cümlenin devamı yutkunabilmemi sağlıyor.
“…çünkü sizde beklediğimizden fazlası var.
Yazılarınıza göz atmam bile yeterli oldu bunu söyleyebilmem için. Hitit
Uygarlığı’nın Dünya Tarihine Etkileri, Sümer Tarihi, Osmanlı Arşivlerinin
Kronolojisi, Dinler Tarihi… ve daha niceleri… Şakamı mazur görün lütfen, yazı
çalışmalarınız sanki birer hobiye dönüşmüş. Sadece bir öğretmen olmanıza
rağmen…”
“Teşekkür ederim İlkay Bey, elimden
geldiğince ve vaktim oldukça alanımla alakalı araştırmalara
hep devam etmeye çalıştım. Amacım yazmak değildi aslında, ilgili konulara
gerçekten vâkıf olabilmem gerektiğini düşünüyordum.”
“Gerçekten imrendim açıkçası. Benim
branşım edebiyattır, ama sorsanız hangi alanlarda bu tarz birikimlerim var, üç
dört parmakla sayar geçerim. Sizinkiler ciddi manada takdir edilesi.”
Sanırım dudak bükmek diye bir şey
keşfedilmemiş olsaydı, ben yine o sahnede dudak bükebilirdim. Sadede mi
gelsek acaba İlkay Bey?
“…beklentiniz ne yönde bilmiyorum, ancak
okulumuza kabul edildiğinizi şimdiden söylemek istiyorum. Sizin gibi, öğrenmeye
ve gelişime açık bir tarihçi bizim için bulunmaz nimet olacaktır. Dilerseniz
size biraz okulumuzdan bahsedeyim.”
“Hay hay, lütfen.”
…
Kapının önüne çıktığımda bu güzel haberi
paylaşmak üzere elimi cebime doğru uzatıyor ve ansızın tekrar geri çekiyorum. O
an yaşadığım o derin boşluğa doğru süzülme hissi, sırtımda bir
ağrıya sebep oluyor. Kendi bedenimle yarattığım ve beni aşağıya iten rüzgârıma
meydan okurcasına doğrulmaya çalışıyorum. Kimi arayacak ve bu mutlu haberi
kiminle paylaşacaktım?
O gideli çok oldu.
Saatime bakıyorum. Hani bilmediğiniz bir
yola girdiğinizde ya da kaybolduğunuzu anladığınızda kolunuzu kaldırıp
saatinize bakarsınız ya (bunun bir tık üstü de eğer aracın içindeyseniz
radyonun sesini kısmaktır), öylece saatime bakıyorum. Bu yaptığım hareket,
saati istemsizce incelememi ve yaşadığım heyecandan dolayı unuttuğum randevumu
hatırlamamı sağlıyor. Oben’in, "İkiye kadar mutlaka uğra," dediğini,
ikide oğlunu okuldan almaya gideceğini, bugün uğramazsam ancak iki gün sonra
görüşebileceğimizi, izinli olduğunu, arkadaşlarıyla kamp planları yaptığını
hatırlıyorum.
Yaklaşan taksiyi durdurmak için elimi
kaldırıyorum.
...
“Ee, nasıl geçti görüşmen?”
“Oldu, aldım işi. Güzel bir okul, maaşı da
iyi şimdilik. Bir süre idare eder beni.”
“İyi iyi, sevindim. Hem tedavine de
faydası olacaktır. İş hayatı yorsa da zihnini açık tutar. Bu aralar en çok
ihtiyacın olan şey, biliyorsun.”
Dudak büküyorum.
“…ha bir de unutmadan, senin o arkadaşın,
geçen hafta gelen hani, bugün taburcu oldu.”
“Nasıl, bugün mü? E ama daha geleli…”
“Ben sana o zaman da söylemiştim, çok
ciddi değildi onun problemi, sadece öyle olmasını istiyordu. Öyle olduğunu
düşünmek onu daha çok rahatlatıyordu. Ancak tahliller iyi çıkınca tutmak
istemedik, sonuçta burası bir hastane, kimsenin keyfine göre hareket edemeyiz.”
Bu son cümle beni her ne kadar rahatsız
etse de Oben’in o niyetle söylemediğini anlayabiliyorum, uzun zamandır
tanıyorum kendisini. Kaldı ki -bana karşı- daha ağır cümlelerini de duymuştum.
Gerçek neyse onu konuşan, işini de iyi yapan birisiydi.
“…evet, senin sonuçlar da geldi nihayet.”
Art arda sıralanmış ve köşesinden
zımbalanmış A4 kağıtlar, aralarında lacivert siyah birtakım sert cisimler, Oben’in
parmakları arasında geziniyor bir süre. Oben'in gözleri de aynı istikamette
arkalarından gidiyor. Benim gözlerim ise o gözleri takip ediyor sadece. Ve
dudakları… Dudaklar bazen bir şeyler söylemese de kıvrımlar yapar, içeri doğru
çekilir, yanaklar şişerken onlara uyum sağlar. Bunların hepsiyle karşılaşıyorum
o an. Sonuçlar yine iyi değil.
“Evet, nedir durum?”
Sayfaların yan taraflarını avcuna
yaslaması artık kağıtlarla bir işinin kalmadığını gösteriyor. Dudakları ise
zaten en başından beri hazırlıklılar ve son ana kadar öyle kalıyorlar.
Sonra ise ince bir gülümsemeyle birden
çözülüyor düğümleri:
“Yeni işin hayırlı olsun. Uzun yıllar
bizimlesin, Herodot!”
}iv{
Gözlerimi açtığımda sivri, uzun, sarı ışıklar gözbebeklerime hücum ediyor tekrar. Gözlerimi kaçırmak için sağ yanağımı kumlara yapıştırıyorum. Bu kez de biraz parlak biraz flu bir karartıyla karşılaşıyorum. Belleğime kazınan o son görüntü hareketlenerek bana doğru yaklaşıyor; bir bambu bardağıyla birlikte.
Zorlukla odaklandığım birkaç parmak bardağın içinde kayboluyor ve aynı parmakları, kısa bir süre sonra dudaklarımda hissediyorum. Ten ve dudaklarım arasında taze su damlacıkları var.
Dönüşüm'ün başladığını hissediyorum. Zaten öyle olmasa bu arafî boşlukta bunca zaman sessiz ve hareketsiz kalamazdım. Nereden geldiğimi, nereye gideceğimi ve en önemlisi nerede olduğumu keşfetmeye çalışmaktan vazgeçtim. Belki o dağın ötesi bazı sorumlarıma cevap olacaktır; ancak oraya gitme şansım yok. Orman desen, denizin dibinde kaybolmayı tercih ederim. Keşke bir dalış gözlüğüm olsaydı.
Her şeyin ötesinde, burada kalmaya devam etme hissi, son keşfim oluyor. Tanış olduğum bütün hislerden soyutlanacak olmak, somut mu soyut mu henüz karar veremediğim bu diyarın benim için daha da anlamlanmasını sağlıyor. Ehven-i şer diye bir kelime anımsıyorum (Hayır geçmişsizlik, hayır! Sadece bir kelime. Tekrar oksijen almaya başlamışken bir ikinci gazabın şu an hiç yeri değil.)
Kadın beni öpüyor.
Şehvetin yarattığı o keskin esintiden ve esintinin yarattığı titremeden bağımsız bir öpücük bu. Nefes almakta zorlandığımı düşünmüş olmalı ki bana nefesini bağışlıyor.
Gözlerimi tekrar kapatıyorum.
cuvara molası.



Yorumlar
Yorum Gönder