"Ne yazık ki en uzun geceyi tarihler belirlemiyor..."

Başlıktaki cümleyle başlamıştı, o günün ilk saatleri. 


Hani bir sahne vardır; tatsız bir şey yaşanacağını hisseder, içten içe endişelenir, sonra da ne yazık ki emin olur ve beklemeye başlarsın. Elinden hiçbir şey gelmez; öylece, sessizce, biçare, ânın gerçekleşmesini beklersin.


Bu düşüncelerin zihnimi meşgul etmediği ve meşgul edeceğine dair en ufak bir ihtimalin dahi bulunmadığı günlerden haftalar önce, Rus piyanist Evgeny Grinko'nun Türkiye turnesi yapacağını öğrenmiştim. Öncesinde İstanbul, Ankara, Konya ve Mersin'de sahne alacak ve nihayet Antalya'ya, Nazım Hikmet Kongre ve Fuar Merkezi'ne gelecekti. 

İnternet üzerinden hemen aldım biletleri; iki kişilik, en önlerden: A9-A10... O'na söylemedim tabii, sürpriz yapacağım ya hani, Serenad'ın arasına sakladım. Günler, haftalar geçiyor ve ben, içime sığmayan bir heyecanla konser gününü bekliyorum.



Ancak sonrasında öyle kritik bir sürecin içinde -daha gerçekçi bir ifadeyle, zamansız ve amansız bir girdabın tam ortasında- bulduk ki kendimizi, Evgeny Grinko ve konser tamamen aklımdan çıkmıştı. Ciddi, oldukça gergin ve en ufak hatanın bile telafisinin olmayacağı bir döneme merhaba dediğimiz günleri yaşıyorduk.

...

Sürecin sonunda kararımı vermiştim; Eskişehir'e geri dönecek ve çocukluğumun geçtiği o küçük odada, bir inziva halinde, O'na, uzunca bir yazı yazacaktım. Bu yazının muhteviyatı; adilane bir yüzleşme de olabilirdi, masumane bir iç dökme de... Ya da belki de tüm sorunları kökten çözecek bir veda mektubu...

Kalemi elime aldığımda, zihnimde Evgeny'nin sahnede olduğu anlar canlanıyordu. Geceyi aydınlatan tuş sesleri ve ellerimde O'nun elleri... Oysa gerçek farklıydı; o tuş sesleri zihnimdeki salonun değil, bizzat içinde bulunduğum odanın duvarlarında geziniyordu. Evgeny sanki, birdenbire her şeyin altüst olduğunu hissetmiş gibi, piyanosuyla birlikte yanı başımda nöbetteydi. Sabah akşam o çaldı, ben dinledim; o çaldı, ben yazdım.

...

Döndüm sonra; büyük umutlarla ve elimde orta hacimli, ciltlenmiş, kalın kapaklı bir kitapla... Serenad'ın kapağı altında bir mektup...


"Senin için..." 


Aldı.

Okudu, okudu, okudu... Umut, en büyük zehir.

Ancak hiçbir şey değişmedi.


}{


İşte o geceydi, en uzun gece.

...ve hafızama kazınan başlıktaki o cümle, O'nun cümlesiydi.


Sabah olacak; yıllarca hayalini kurduğumuz ve nihayetinde o hayalleri gerçekleştirmiş olmanın verdiği huzurla -belki de küçük bir çekirdek aile olarak- sonsuza dek yaşayacağımız o şirin yuvamızın duvarları, mahkeme duvarlarına dönüşecekti. Kim bilir; belki de gece, o sebeple bitmek bilmiyor, bizimle birlikte direniyordu.

Ancak ne yazık ki dönüştü. Sabah oldu. Karşımızda bir cüppeli, "Tamam mıdır?" diye sordu.

Önce birbirimize baktık, iki şaşkın ördek: "Nasıl yani, bitiyor mu şimdi? Yani, bu kadarcık mı?"

Göz göze geldik, gülümsedik ve "Tamam" dedik.

Kâtibin o bakışlarını ömrün boyunca unutmayacağım.

...

Çıktık salondan.

Dalgınlık bu ya, kabanımı orada unuttuğumu fark ettim ve geri almak için döneceğim anda, bana doğru uzatıldığını gördüm. Uzun yıllar ellerimde olan ve o an dokunmak için ömür vereceğim o eller, bana kabanımı uzatıyordu:

"Eski alışkanlıklar işte..."

 O kadar eskidik mi gerçekten?


Neden orada olduğumuzu hâlâ idrak edemediğim adliyenin o çıkış kapısında, vedalaştık. Bir daha hiç bir araya gelmemek üzere, son kez sarıldık birbirimize.


}{


İşte, o akşam; haftalar önce sabırsızlıkla beklediğim ancak artık her saniyesi sanki sırtıma sapladığı kancayı çekiştirerek ilerliyormuş gibi acı veren o tarihî akşam, Antalya'nın yağmuruna ayak uydurup ansızın geldi.


13.12.2018, 20.30 / Nazım Hikmet Kongre ve Fuar Merkezi.



Kapılar açıldıktan sonra, girişteki görevliye küçük bir ricada bulundum:

"Biletim ön sıralarda ama ben en arka sırada dinlemek istiyorum, mümkün mü?"


Çünkü Evgeny çalarken kimse görsün istemiyordum yüzümü.


Yorumlar

Popüler Yayınlar